Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

27 Haziran 2010 Pazar

MESNEVİ 4.CİLT

Rahman ve Rahim Allah adiyle
Bu faydası en ulu olan en güzel konaga dördüncü göçtür. Bahçeler nasıl gök gürleyince sevinir, gözler nasıl uykuyla
uzlasırsa bunu görünce de ariflerin gönülleri öyle neselenir. Rubların huzuru, bedenlerin sifası bu dördüncü göçtedir. Bu
göç, tam ihlas sahiplerinin sevip istedikleri, yolcuların dileyip arzuladıkları gibidir. Gözlere nurdur, ruhlara nese.
Devsirenlere yemislerin en güzeli,en iyisi…Dileklerin,isteklerin en hosu,en ulusudur. Hastayı doktoruna çeker götürür.
Asıkı sevgilisine alır ulastırır. Hamdolsun Allah’ya, bu dördüncü göç ihsanların en büyügüdür; dilenen seylerin en
nefisidir. Ülfet zamanını yeniler, mihnet çekenlerin güçlügünü kolaylastırır. Hak’tan uzak kalan, buna bakar okursa
açıklanmasını arttırır. Kutluluga eren kisinin de sevincini, sükrünü çogaltır. Hanende kadınlar kendilerini bezerler ya..
iste bunu okuyan kisinin gönlünde de o hanendelerin gögüslerine asıp taktıkları inci, elmas ve mücevherlerden meydana
gelen sevinçten ziyade bir sevinç ve nese hasıl olur. Bu, ilim ve amel ehline mükafattır ! Bu dördüncü göç dogmus bir
dolunaya benzer.. Gitmisken geri gelen devlet gibidir. Umanların ümit üstüne ümitlerini arttırır durur.
Ey Hak Ziyası Hüsameddin, sen öyle bir ersin ki Mesnevi, senin nurunla ayı bile geçti, aydan bile parlak bir hale geldi.
Ey lütfu, keremi ile umulan, yüce himmetin bu Mesnevi’yi nereye çekmekte? Allah bilir.
Bu Mesnevi’nin boynunu baglamıs, bildigin yere dogru çekmektesin.
Mesnevi, kosup gitmekte... çeken gizli. Fakat görecek gözü olmayan gafilden gizli.
5. Mesnevi’nin yazılmasına önce sen sebep olmussun... artar, uzarsa arttıran, uzatan yine sensin.
Madem ki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor... Allah, takva sahiplerinin dilegini ihsan eder.
Evvelce sen, varlıgını Allah’ya verdin... karsılık olarak Allah da varlıgını sana verdi.
Mesnevi, sana binlerce sükretmede... ellerini kaldırıp dualar eylemede...
Allah, Mesnevi’nin diliyle, eliyle sana sükrettigini gördü de ihsanlarda bulundu, lütuflar etti, keremini çogalttı.
10. Çünkü Allah, sükredenin nimetini çogaltmayı vadetmistir.Nitekim secdenin karsılıgı, Allah’ya yakın olmaktır.
Allahmız “Secde et de yaklas” dedi... bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın Allah’ya yaklasmasına sebeptir.
Mesnevi, ziyadelesiyorsa, uzuyorsa bu yüzden ziyadelesiyor, bu yüzden uzuyor... fazla ve büyük görünmek için degil!
Üzüm çubugu, yazdan nasıl hoslanırsa, onunla nasıl bagdasmıssa biz de seninle öyle bagdasmısız, senden öyle
hoslanmaktayız... istiyorsan emret, çek de çekip götürelim!
Ey sabır, varlıgın anahtarıdır sırrının emîri, bu kervanı güzel güzel ta hacca kadar çek, götür!
15. Hac, Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erliktir.
Hüsameddin, sen bir günessin, onun için sana ziya dedim... bu iki söz, Hüsam ve Ziya, senin vasıflarındır.
Bu Hüsam ve Ziya birdir... süphe yok ki günesin kılıcı ziyadandır.
Nur, ayındır, bu ziya da günesin... Kuran’ı oku da bak!
Babacıgım, Kuran günese ziya dedi, aya da nur... hele bak da gör!
20. Günes, aydan daha üstündür ya... Su halde Ziya’yı da mertebe bakımından nurdan üstün bil!
Hiç kimse gidilecek yolu ay ısıgıyla görmedi de günes dogunca yol meydana çıktı, göründü.
Günes, alınacak, satılacak seyleri güzelce gösterdi de bu yüzden pazarlar gündüzleri kuruldu.
Kalp akçeyle saglam akçe iyice ayırdedilsin, kimse hileye kapılmasın, aldanmasın diye.
Günesin nuru yeryüzüne adamakıllı vurdu, alısveris edenler için âlemlere rahmet kesildi.
25. Fakat bu, kalpazanların istemedikleri bir seydir. Onlara pek agır gelir bu is... çünkü günesin nuru, onların isine kesat
verir, kalp akçeleri görünür, fark edilir de geçmez olur?
Kalp akçe, sarrafın can düsmanıdır... yoksula köpekten baskası düsman olur mu?
Peygamberler, düsmanlarla savasırlar... melekler de “Yarabbi, sen koru!” diye dua ederler.
Allah’nın pek nurlu olan bu kandili hırsızların üflemesinden, onların nefesinden uzak tut!
Hırsız ve kalpazan, nura düsmandır vesselâm...ey feryada yetisen Allah, sen feryadımıza yetis!
30. Hüsameddin, bu dördüncü deftere nurlar saç! Çünkü günes de dördüncü kat gökten dogar, âlemi nurlara gark eder.
Sen de bu dördüncü defterle âlemlere günes gibi nurlar saç da sehirlerle ülkelere parlarsın, her tarafı nura gark etsin!
Bu kitap, masal diyene masaldır... fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini anlayan kisi de erdir!
Mesnevi, Nil ırmagının suyudur... Kıptiye kan görünür ama Musa kavmine kan degildir, sudur!
Bu sözün düsmanı, simdi gözüme söyle görünmede... Cehenneme bas asagı düsmüs!
35. Ey Hak Ziyası, sen onun halini gördün... Hak, sana, onun islerine karsılık verdigi cevabı gösterdi!
Gayb âlemini gören gözün, gayb âlemi gibi üstattır. Bu görüs, bu ihsan, su âlemden eksik olmasın!
Bizim halimiz olan su hikâyeyi burada tamamlarsan yakısır.
Adam olmayanları, adam olanların hatırı için bırak; hikâyeyi bitir, hikâyeye son ver!
Hikâye üçüncü cilt de tamamlanmadıysa iste dördüncü cilt... onu, burada düzene koy, tamamla!
Âsıkın ,bekçiden kaçıp bilmedigi bir baga girmesi sevgilisini orada bulması ve nesesinden bekçiye hayır duada
bulunması,’’öyle seyler oluverir ki siz,onlardan hoslanmazsınız,halbuki o,sizin için hayırlıdır’’ âyetini okuması
40. O adamın, bekçiden korkup baga at sürdügünü anlatıyorduk.
O adamın âsık olup bu dertle tam sekiz yıl yanıp yakıldıgı güzel de megerse o bagdaymıs!
Âsık o sevgilinin gölgesini bile görmeye imkân bulamıyordu. Ancak Zümrüdüanka’yı duyar gibi onun da vasfını
isitmekteydi.
Kazara nasılsa onu, bir kerecik görmüstü, o ilk görüste ona vurulmus, ona gönül vermis gitmisti.
Ondan sonra ne kadar çalıstı çabaladıysa o sert huylu dilber, bir türlü mecâl vermemis, bir türlü kendisini
göstermemisti.
45. Ne yalvarmanın bir çaresi olmustu, ne mal, mülk vermenin... o fidan sevgilinin gözü toktu, tamahı yoktu!
Allah, her hüner ve sanata, her dilenen ve istenen seye âsık olan kisinin dudagını, ilk önce o seye dokundurur, ona
lezzeti tattırır...
Ondan sonra âsıklar, o lezzetle, dileklerini aramaya koyuldular mı her gün önlerine bir tuzak çıkarır, ayaklarına bir bag
vurur!
Aramayıp taramaya giristiler mi “hele nikâh parasını getir bakalım” diye kapıyı kapar.
Âsıklar da, o ümitle döner dolasır, kosarlar... Her an ricaya düserler, her an ümitsizlige kapılırlar.
50. Herkesin, bir sey elde edecegim diye bir ümidi vardır... nihayet bir gün olur, ona bir kapı da açarlar.
Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O kapıya tapan, oraya ümit baglayan kisi de ümitlenir, o ümitle ates
kesilir, ise girisir!
O genç de hos bir halde o baga girince ansızın ayagı defineye batıverdi!
Allah bekçiyi sebep etti... bekçi korkusundan geceleyin kosa kosa baga girdi, sıgındı da,
Bagdan geçen ırmaga yüzügünü düsürmüs olan sevgilisinin elinde bir fener, yüzügünü aramakta oldugunu gördü.
55. O anda nesesinden Allah’ya sükürler ederek bekçiye hayır dualarda bulunmaya basladı:
“Bekçiden huylanıp kaçtım, ziyanlara girdim, ama yarabbi, sen onun yirmi misli altın ve gümüsü onun basına saç!
Onu, kötü kisilerin serrinden kurtar... ben nasıl neselendiysem onu da sen neselendir!
Onu bu âlemde de mesut et, o âlemde de... Onu kötülükten, köpeklikten kurtar!
Allah’m, gerçi o kötü kisinin huyu daima halkın belasını istemektir. ( ama yine sen onu koru).
60. Kötü kisi, padisah, Müslümanları suçlu buldu diye bir haber duydu mu semirir, neselenir...
Yok... eger padisah, merhamet etti, o cezayı cömertligiyle Müslümanlardan bagısladı diye bir söz duysa,
Bu söz yüzünden canı sıkılır, yaslara düser... kötü kiside daha buna benzer yüzlerce yomsuzluklar vardır.
Fakat o âsık, kötü bekçiye hayır dualar edip duruyordu. Çünkü rahata onun yüzünden kavusmustu.
Bekçi herkese zehirdi, fakat ona panzehir!Bekçi, onun sevgilisine kavusmasına sebep olmustu.
65. Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir sey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra sunu da bil ki,
Âlemde hiçbir zehir, yahut seker yoktur ki birine ayak, öbürüne ayakkabı olmasın!
Evet... birine ayak olur, öbürüne bukagı. Birisine zehirdir, öbürüne seker gibi tatlı!
Yılanın zehiri, yılana hayattır, insanaysa ölüm!
Deniz mahlûklarına deniz, bag, bahçe gibidir...fakat karada yasayanlara ölümdür, dagdır!
70. Ey is eri, bu nispeti birden tuttur da böylece bine kadar saya dur!
Zeyd, birisine göre seytandır, öbürüneyse sultan!
O, zeyd pek yüce bir kisidir der... bu zeyd gebertilecek bir kâfirdir der!
Zeyd, bir adamdır ama ona öyledir, bunaysa bastanbasa zahmettir, ziyandır!
Eger onun, sana göre de seker hâline gelmesini istiyorsan var, onu asıklarının gözüyle gör!
75. O güzele kendi gözünle bakma... isteneni isteyenlerin gözüyle gör!
Kendi gözünü yum..gözünün yerine, ona asık olanlardan ariyet bir göz edin...
Hattâ âriyet olarak ondan bir göz, bir görüs, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak!
Bak da bıkmadan, usanmadan emin ol. Hste ululuk ıssı peygamber, bunun için “Kim kendini Allah’ya verirse Allah,
kendisini ona verir” dedi...
“Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de... bu suretle devleti, bahtsızlıktan kurtulur” buyurdu.
80. Ne olursa olsun, kötü ve istenmeyen bir sey bile olsa degil mi ki sana kılavuzluk etti,sevgiline ulastırdı, sevimlidir,
dosttur!
Vâza basladı mı zâlimlere,tas yüreklilere ve itikatsızlara dua eden vaiz
Bir vaiz vardı... mimbere çıktı mı yol kesenlere duaya baslar,
Ellerini kaldırıp “Yarabbi, kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et!
Hayır sahipleriyle alay edenlerin hepsine, bütün kâfir gönüllülere, kiliselerde bulunanlara merhamette bulun” derdi.
Temiz kisilere hiç dua etmez, kötülerden baskasına duada bulunmazdı.
85. Ona “Hiç böyle bir âdet görmedik... sapıklara dua etmek mürüvvet degildir” dediler.
Dedi ki: “ Ben onlardan iyilik gördüm... bu yüzden onlara dua etmeyi âdet edindim.
O kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm ve cevir ettiler ki nihayet beni serden kurtardılar, hayra ulastırdılar.
Ne vakit dünyaya yöneldimse onlardan eziyetler gördüm, mesakkatler çektim, dayaklar yedim.
Bu yüzden de iyilik tarafına kaçardım... beni o kurtlar yola getirirlerdi.
90. Benim iyiligime sebep oldular... ey aklı basında adam, bu yüzden onlara dua etmek, boynumun borcudur benim!”
Kul dertten, elemden Allah’ya sızlanır, ugradıgı zahmetten yüzlerce sikayette bulunur.
Allah da der ki: Gördün ya, nihayet dert ve zahmet, seni, bana yalvarır bir hale getirdi, seni dogrulttu,
Sen, seni yolundan alıkoyandan, bizim kapımızdan uzaklastırıp kovandan sikayette bulun!
Hakikatte her düsman senin ilâcındır... sana kimyadır, seni faydalandırır, gönlünü alır senin!
95. Çünkü ondan kaçar, halvet bucaklarına sıgınır, Allah lutfundan yardım dilersin.
Dostlarınsa hakikatte düsmanlarındır; onlar seni Allah tapısından uzaklastırır, seni mesgul ederler!
Bir hayvan vardır ki adına porsuk derler... dayak yedikçe sismanlar, semirir, semirir.
Ona sopayı vurdukça iyilesir. Sopa vuruldukça semirir, büyür...
Hste müminin canı da hakikatten bir porsuktur, o da zahmet ve mesakkatlerle kuvvetlenir, semirir.
100. Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere ugradılar... onların çektikleri mesakkat, bütün cihan halkının
çektigi mesakkatten daha üstündü, daha artıktı!
Çünkü canları da, bütün canlardan daha büyük, daha üstündü... onun için de onların ugradıkları belâya baska bir taife
ugramadı.
Deri, ilâçlarla belâlara ugrar da Taif derisi güzel bir hale girer.
Yoksa ona o acı ve keskin ilaçlar sürülmeseydi pis pis kokar, berbat bir hale gelirdi!
Hnsanı da tabaklanmamıs deri say... rutubetten nem kapar, çirkin bir hale gelir, agır agır kokar!
105. Sen, ona acı ve keskin ilâçları fazlaca ver de temizlensin, lâtif bir hale gelsin, semirsin!
Buna kudretin yoksa senin dilegin olmaksızın Allah bir zahmet verirse ona sabret, ona razı ol!
Çünkü dosttan gelen belâ, sizi temizler... onun bilgisi, sizin tedbirlerinizden üstündür!
Bir adam, belâda sâfa görürse belâ,tatlılasır... hasta iyilestigini görünce ilâç, kendisine hos gelir.
Mat oldugu halde kazandıgını görür de “ Ey sözlerine, özlerine inanılır kisiler, beni öldürün!” der.
110. Bu kötü kisi de baskasına fayda verdi ama kendi hakkında merdut bir adam kesildi.
Hmandan gelen merhamet, ondan alındı... Seytan sıfatı olan kin, ona çattı, satastı!
Hiddetin, kinin yapılıp düzüldügü tezgâh oldu... bil ki kin, sapıklıgın, kâfirligin temelidir!
Birisinin Hsa aleyhisselâm’dan’’ Âlemde bütün güç seylerin en gücü nedir?’’diye sorması
Akıllı birisi, Hsa’ya “Âlemde her seyden daha sarp, daha güç nedir?’’ diye sordu.
Hsa dedi ki: “Ey can, en sarp, en güç sey, Allah gazabıdır. Çünkü o gazaptan cehennem bile su gibi titrer!”
115. Adam “Peki, bu Allah gazabından nasıl aman bulmalı?” deyince Hsa söyle cevap verdi: “Kızdıgın zaman kızgınlıgına
uyamamak gerek!”
Kötü kisi bu kızgınlıgın madenidir... onun çirkin kızgınlıgı yırtıcı canavarların kızgınlıgını da geçer!
O hünersiz kisi, kızgınlıktan vazgeçmekten baska Allah’dan ne rahmet umabilir ki?
Gerçi bunların âlemde bulunmamasına imkân yok; bunlar da lâzım bu dünyaya... fakat bu sözü söylemek, onları
büsbütün sapıklıga atmaktır!
Dünyada çare yok, sidik de bulunur; bulunur ama arı duru su degildir ya!
Asıgın kötülük etmek istemesi,sevgilinin ona bagırması
120. O ahmak adam, sevgilisini yapayalnız görünce hemencecik kucaklamaya, öpmeye kalkıstı.
O güzel, “Küstahlık etme, edepsizligin lüzumu yok, aklını basına al” diye heybetle bir bagırdı.
Asık “Burası ıssız, halk yok... su ortada, benim gibi de bir susuz!
Burada rüzgârdan baska kımıldayan yok... kim var, kim bu açılıp saçılmamıza mâni olacak?” dedi.
Sevgili dedi ki: “A deli herif, megerse sen budalaymıssın... akıllılardan bir sey duymamıs, isitmemissin!
125. Rüzgarı esiyor gördün mü bil ki burada onu bir estiren, bir harekete getiren var.
Allah sanatının diledigi gibi is görme yelpazesi, bu rüzgarlara dokunmada, onu estirip durmada!
Bizim hükmümüzde olan ehemmiyetsiz ve cüz’i bir rüzgâr bile yelpazeyi sallamadıkça esmez.
A aptal adam, bu cüz’i rüzgâr bile sen ve yelpaze olmadıkça meydana gelmez.
Dudaktaki nefes yeli de canın, bedenin emrine tabidir, onların emriyle harekete gelir.
130. Gâh o nefesle birisini över,birisine haber yollarsın... gâh birini kınar, aleyhinde bulunur, söversin!
Buna bak da öbür rüzgârların hallerini de bil...akıllılar cüz’de küllü görürler.
Allah, rüzgârı gah bahar rüzgârı yapar, gâh kısın onu, bu güzellikten soyar, ayırır.
Ad kavmine kasırga halinde getirir, Hud Peygambere ise aynı rüzgârı güzel kokulu bir halde estirir.
Bir rüzgârı zehirli sam yeli haline sokar; sabah rüzgârını da gelisi kutlu bir hale kor.
135. Her türlü yeli onunla mukayese edesin diye sana da bir nefes yeli verdi.
Lûtuf ve kahır yeli olmadıkça söz olmaz... söz, bir bölük halka baldır, bir bölügüne zehir!
Yelpaze, birisini serinlendirmek için sallanır... fakat sivrisineklerle kara sinekleri de kahretmek içindir!
Artık Allah takdirinin yelpazesi, neden mihnetlerle, belâlarla dolu olmasın?
Mademki cüz’i olan nefes rüzgârı, yahut yelpazenin çıkardıgı yel bile ya bir seyi bozmak, ya bir seyi düzene koymak için
esmekte...
140. Bu simal rüzgârı, bu seher ve bu batı yeli nasıl olurda lûtuftan, ihsandan uzak olur?
Bir avuç bugdayı gördün mü ambarı düsün, ambarı gör... anla ki ambardakiler de hep böyle.
Gökyüzünün rüzgâr burcundan kopup gelen bütün rüzgârlar da o rüzgarı koparanın yelpazesi olmasa nasıl eser?
Ekinciler, ekin devsirme zamanı harman basında Allah’dan rüzgar istemezler mi?
Hsterler... bugdaydan samanı ayırmak, bugdayı ambara koymak, yahut kuyulara gömmek için rüzgâr isterler.
145. Rüzgâr gecikti mi hepsinin de Allah’ya yalvarmaya basladıgını görürsün.
Dogum zamanı da böyledir... o dogum yeli, o dogum sancısı gelmezse eyvahlar olsun, aman yarabbi seslerini duymaya
baslarsın.
Rüzgârı onun gönderdigini bilmeseler yalvarmanın manası mı kalır?
Yelkenli gemiye binenler de rüzgâr dilerler, Allah’dan bir uygun yel isterler.
Dis agrısı da yelden olursa yana yakıla tamam bir itikatla Allah’dan o yelin yatısmasını dilersin.
150. Askerler de yalvarıp yakarırlar, Allah’dan, “Ey muradımızı veren Rabbim, sen bize bir zafer rüzgârı ver” diye dua
ederler.
Dogum gecikince, gebenin yakınları, her azizden muska isterler.
Hepsi de adamakıllı bilir ki rüzgârı, Âlemlerin Rabbi Allah göndermekte.
Zaten her bilen kisi, aklen bilir ki hareket edenin bir hareket ettiricisi vardır.
Sen onu gözünle görmüyorsan eserleri görünüyor ya... onlara bak da anla!
155. Beden de canla hareket eder: fakat canı görmezsin.Görmezsin ama tenin hareketine bak da canı anla!
Asık, “Edebe riayet bakımından aptal bile olsam vefada, istekte akıllıyım, anlayıslıyım” dedi.
Sevgili dedi ki: “Eger su görünen hareket, edebe riayetse artık ötesini sen daha iyi bilirsin!
* Edep buysa o gömülü olan, o henüz görünmeyen huyların, mutlaka bundan beter olacak... bunu iyice anladık, bildik!
*Bu testiden ne sızmıssa bundan sonra da süphe yok, aynı sey, aynı tarzda sızıp duracak!
Karısını bir yabancıyla yakalıyan sofi
Sofinin biri, bir gün eve geldi... evin bir kapısı vardı, karısı da bir kunduracıyla içerdeydi.
Kadın, nefsinin hilelerine uymus, kunduracıya kul köle kesilmis, odada adamla bulusmustu.
160. Sofi, kusluk çagı kapıyı sıkıca döver dövmez ikisi de sasırdılar... ne bir hileye basvurmaya imkân vardı, ne kaçıp
kurtulacak bir yol!
Sofinin, o zamanda dükkânı bırakıp eve gelmesi hiç âdeti degildi.
Karısından bir seyler sezinlenmis, süpheye düsmüs, bu yüzden o gün mahsus vakitsiz gelmisti.
Kadınınsa onun, hiçbir defa isini bırakıp o zamanda eve gelmeyecegine itimadı vardı.
Fakat nasılsa bu fikri dogru çıkmadı... Allah suçları örter... örter ama cezasını da verir!
165. Kötülükte bulundun mu kork, emin olma, çünkü yaptıgın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!
Birkaç kere, belki yaptıgına pisman olur, utanırsın diye örter, gizler.
O müminler ulusu Ömer, halifeligi zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.
Hırsız, ey ülkenin beyi, diye bagırdı, beni öldürtme... bu, ilk suçum!
Ömer dedi ki: “Hâsâ, Allah, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasını vermez.
170. Lûtfunu meydana çıkarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandırır;
Bu suretle bu iki sıfatının da meydana çıkmasını, lûtfunun mustucu, kahrının da korkutucu olmasını diler.”
Kadın da defalarca bu kötü iste bulunmustu da kolaycacık isi atlatmıstı... bu is, ona kolay görünüyordu artık.
Gevsek ayaklı akıl, testinin daima ırmaktan kırılmadan sapasaglam gelemeyecegini bilmiyordu ki!
Fakat bu sefer kaza ve kader, onu öyle bir daraltmıs, münafıkı ansızın ölüm nasıl yakalarsa öyle bir sıkı yakalamıstı ki!
175. Ne yol vardır , ne yoldas, ne de kurtulma imkânı...(münafık, böyle bir haldeyken) can alıcı melek de gelir çatar,
canına el uzatır ya!
Hste kadın da o cefa odasında dostuyla belâlara ugramıs, öylece âdeta kuruyup kalmıstı !
Sofi, gönlünden, hay kâfirler hay... size kin güdüp duruyorum ama hele sabredeyim.
Simdilik bunu bilmezlikten geleyim de herkes bu çanın sesini duymasın, diyordu.
Hak yolundaki er de size gizlice böyle kin güder... istiska hastalıgı gibi kinini yavas yavas, azar azar belirtir.
180. Hstiskaya tutulan adam buz gibi her an erir durur... fakat her an, kendisini daha iyiceyim sanır!
Hani, “sırtlan nerede? Burada yok yahu” diye aranırlar da sırtlan bu söze inanır, bu suretle tutulur, avlanır ya!
Kadının evinde de gizlenecek bir yer; bir tümsek, bir aralık, yukarıya çıkacak bir yol yoktu.
Ne bir tandır vardı, oynasını oraya gizlesin... ne bir çuval vardı, perde gibi önüne gersin!
Evin içi kıyamet günü arasat meydanı gibi dümdüzdü... ne bir çukur vardı, ne bir tepe, ne de kaçacak bir yer!
185. Allah bu kıyamet gününü anlatırken mahser meydanı için “Orada bir çukur, bir tümsek göremezsin” demistir.
Kadının hileye sapıp sevgilisine çarsaf giydirmesi ve Allah’nın ‘’Sizin hileniz pek büyüktür’’ dedigi gibi kocasınıkandırmak
için bahanelere basvurması
Kadın, hemen çarsafını oynasının üstüne attı, erkegi kadın sekline sokup kapıyı açtı.
Çarsafın altında adam, apaçık rüsvay olmus, görünüp durmaktaydı... adeta merdiven üstünde bir deveye benziyordu.
Kadın oynası için kocasına dedi ki: “Sehir büyüklerinden birinin karısı... malı var, devleti var, pek zengin!
Yabancı birisi, cahilcesine gelmesin diye kapıyı kapadım.”
190. Sofi, âlâ dedi... ne hizmeti var,hele söyle de minnetsizce, seve seve yapayım.
Karısı dedi ki: “Bize akraba olmak istiyor... iyi bir kadın ama içini Allah bilir artık.
Kızı görmek istiyordu ama tesadüf bu ya, kız da mektepte.
Fakat ister un olsun, ister kepek... onu canla gönülle gelinlige kabul ederim dedi.
Öyle bir oglu var ki sehirde misli yok... güzel, anlayıslı, çevik, hem de iyi bir geçimi var.”
195. Sofi dedi ki: “Hyi ama biz yoksuluz, perisanız... bu kadının ailesiyse mallı, mülklü kisiler.
Nasıl olurda bize esit olabilir? Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildisinden... böyle sey olur mu hiç?
Nikâhta iki çiftin birbirine esit ve denk olması lâzım... yoksa is bozulur, geçim olmaz!”
Kadının,o çeyiz kaydında degil,istedigi sey kapalı ve namuslu olmasından ibaret demesi,sofinin de bunu gizli tut demesi
Kadın dedi ki:’’ Ben de bu özrü söyledim, ama o, “Çeyiz filan arayanlardan degilim...
Biz mala, altına doymus, imtilâ olmus, usanmısız... halk gibi hırs sahibi degiliz, mal ve para toplama düsüncesi yok
bizde.
200. Bizim istedigimiz sey, yalnız kapalı, temiz ve namuslu olusudur. Zaten iki âlemde de kurtulus, bununla olur.”dedi.
Sofi, yine yoksulluk özrünü ortaya koydu; bunu gizli kalmasın diye tekrar tekrar anlattı.
Kadın dedi ki: “Ben de bunu tekrarladım, çeyizimizin olmadıgını iyice anlattım.
Fakat onun inanısı dagdan da saglam... yüzlerce yoksulluktan bile sikâyet etmiyor.
Benim istedigim sey namustur, sizden diledigim dogruluktur, himmettir deyip duruyor.”
205. Sofi dedi ki: “Zaten çeyizimizi, malımızı gördü... gizli asikâr baska neyimiz varsa onları da hep görür.
Hste daracık bir evimiz, bir kisi sıgacak kadar bir yerimiz var... öyle dar ki orada bir igne bile gizlenemez.
Temizlige, kapalılıga, namuslu olusa gelince: o, bunu zaten bilir!
Kapalılıgını, örtülü ve namuslu olusunu o, önünde de, sonunda da, basında da, nihayetinde de bizden daha iyi bilir,
bizden daha iyi görür.
Zaten kızımızın çeyizi çimeni, asçısı, isçisi olmadıgı meydanda... iyi ve namuslu olusuna gelince: o, bunu zaten bilir.
210. Kızın namuslu oldugunu babanın anlatması sart degil ya... nasıl oldugu esasen onca aydın gün gibi meydandadır’’.
Senin de yanlısın meydana çıktı, rezil rüsvay oldun... bari az söyle; bu hikâyeyi onun için anlattım.
A dâvada ayak direyip duran, senin anlayısın, hüküm çıkarısın da bundan ibaret iste!
Sen de sofinin karısı gibi hainsin, kötülükte hile tuzagını kurmussun!
Bu suretle her yüzü yunmadık pis kisiye temizligini anlatır durursun... kendinden utanır da Allah’dan utanmazsın!
Allah’ya ‘’duyar,görür’’ demekteki maksat
215. Allah, her seyi görür, bu görüs de daima seni korkutsun diye kendisine “gören”dedi.
Kötü sözlerden dudagını yumasın diye de kendisini “duyan diye anlattı.
Korkasın da bir fesat düsünmeyesin diye “bilen”adını takındı.
Fakat bunlar, meselâ zenciye kâfur adının verildigi gibi Allah’ya konmus adlar degildir.
Allah ismi, sıfattan türeme, sıfattan meydana gelmedir, Allah sıfatlarıysa kadimdir, evveli yoktur. Hlleti Ûlâ misali gibi
batıl ve saçma degildir.
220. Öyle olmasaydı sagıra duyan, köre aydın adlarının verilmesi gibi alay olur, maskaralık olurdu.
Tanınma için konan ad, meselâ terbiyesiz ve utanmaz birisine mahcup, yahut kara ve çirkin birisine güzel diye
konuvermis bir addır.
Yeni dogmus çocukcagıza hacı, yahut da soyunda var diye gazi adını koymaktır.
Bu lâkapları, övmek için söylerlerse övülende bu sıfatlar yoksa övüs, dogru olmaz ki.
Ya alaya almaktır, yahut da öven delidir. Allah ise zalimlerin söylediklerinden beridir, paktır.
225. Ben seninle bulusmadan önce de biliyordum: Güzel yüzlüsün ama kötü huylusun sen!
Ben seni görmeden de inatçı bir adam oldugunu, kötülükte ayak diremis, kötülüge alısmıs bulundugunu biliyordum.
Gözüm kızarırsa, az görsem bile yine o illete tutuldugumu bilirim ya!
Sen beni çobansız bir kuzu gibi yapayalnız gördün de bekçim, gözcüm yok sandın.
Âsıklar, bakılmaması lazım gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert sebebiyle de aglarlar, inlerler.
230. O ceylanı çobansız, o esiri ucuz sanırlar.
Nihayet “Gözcüsü, bekçisi benim... az bak!” diye bir bakıs okudur gelir, cigerlerine saplanır!
Ben, bir kuzudan da, keçiden de asagı mıyım ki ardımda gözcüm, bekçim olmasın?
Öyle bir bekçim var ki saltanat, ona yarasır... bana nasıl bir yel esmekte? O bilir!
O yel soguk mudur, sıcak mı? O bilen Allah, gafil degildir... bilir a kötü kisi!
235. Fakat sehvete mensup olan nefis,Hak’tan sagırdır, kördür. Ben de senin körlügünü ta uzaktan gördüm.
Onun için sekiz yıldır hiç seni sormadım... çünkü seni bilgisizlikle kat kat dolu gördüm ben.
Külhandaki adama nasılsın diye neye sorayım? Nasıl olacak; bas asagı bir halde iste!
Dünya külhana benzer,takva da hamama
Dünya sehveti, külhana benzer. Takva hamamı da onunla aydınlanır.
Fakat takva sahipleri bu külhanda safa ve zevk içindedirler... çünkü onlar, hamama girmis, yunup arınmıslardır.
240. Zenginlerse hamamdakileri ısıtmak için tezek tasıyanlara benzerler.
Allah, hamam ısınsın, tavlansın diye onlara bir hırs vermistir.
Bu külhandan vazgeç de hamama git... külhanı terk etmek, bil ki hamama girmenin ta kendisidir.
Külhanda kalan dünya sehvetine sabreden, dünyadan el etek çeken kisiye hizmetçi mesabesindedir.
Hamamda olan, yüzünden, yüzünün temizliginden, güzelliginden anlasılır.
245. Külhandakiler de yüzlerindeki ve elbiselerindeki duman, is ve tozdan belli olurlar.
Yüzünü görmezsen kokusuna dikkat et... koku, her köre sopa gibidir!
Kokusunu da alamadıysan onu konustur; yeni sözden eski sırrı anla!
Altın babası külhancı der ki: Bugün aksama kadar tam yirmi küfe tezek tasıdım.
Bunun gibi senin hırsın da, bu dünyada atese benzer... her alevi, yüzlerce agız açmıstır!
250.Gerçi tezek, atesi alevler, kuvvetlendirir ama akla göre bu altın, hiç de hosa gitmeyen fıskıdır, tezektir.
Atesten dem vuran günes, yas fıskıyı atese atılmaya deger bir hale getirir.
Hste bunun gibi hırs külhanı yüzlerce kıvılcımla kıvılcımlansın, alevlensin diye o tası altın haline getiren de yine günestir.
Mal topladım diyen ne diyor yani? Bu kadar fıskı, bu kadar tezek getirdim diyor!
Bu söz, rezilligi arttıran bir sözdür ama külhandakiler, aralarında bununla övünürler!
255. Sen aksama kadar altı küfe tezek getirdin... halbuki ben, hiç zahmet çekmeden tamam yirmi küfe tezek tasıdım,
derler.
Külhanda dogup temizlik nedir görmeyen kisiye mis koklatsın incinir, hasta olur!
Güzel koku satanların pazarında güzel kokularla mis kokusundan bayılan ve hasta düsen derici
Birisi, güzel koku satanların pazarına gelince aklı basından gitti, büzülüp yere yıkıldı.
Kerem sahibi attarlardan gelen güzel kokular, basını döndürdü, yere düstü!
O bihaber, gün ortasında yol ugragına bir les gibi yıkıldı, kaldı.
260. Derhal halk, basına üsüstü... Herkes lâhavle diyerek derdine derman aramaktaydı.
Birisi, eliyle kalbini yokluyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu.
Bilmiyordu ki o alanda onun basına ne geldiyse gülsuyundan geldi.
Biri bileklerini basını ovuyor, öbürü hararetlensin diye samanlı ıslak balçık getiriyordu.
Biri ödagacıyla sekeri karıstırıp tütsülüyor, baska biri elbisesinin bir kısmını soyup üstündekileri hafifletiyordu.
265. Birisi nasıl atıyor diye nabzını yokluyor, öbürü agzını kokluyor.
Sarap mı içti, esrar mı... yoksa afyon mu yuttu... anlamak istiyordu. Halk, onun neden bayıldıgını anlayamamıs, sasırıp
kalmıstı.
Derhal akrabalarına haber verdiler, falan adam fesman yerde perisan bir halde düsüp kaldı dediler.
Neden bayıldı, ne oldu da legeni damdan düstü? Kimse bilmiyordu!
O tabagın iriyarı, güçlü kuvvetli, bilgili anlayıslı bir erkek kardesi vardı, hemencecik kosa kosa geldi.
270. Yenine biraz köpek pisligi almıstı, halkı yardı, feryat ederek kardesinin basucuna geldi.
Ben neden hastalandı biliyorum, dedi... hastalık teshis edildi, sebebi bilindi mi tedavisi kolaydır.
Sebebi bilinmezse tedavisi güçlesir... hangi ilaç iyi gelecek? Yüz türlü ihtimal vardır.
Fakat sebebi bilindi mi is kolaylasır. Sebeplerini bilmek, bilgisizligi giderir.
Adam kendi kendine, onun iligine damarına kat kat köpek pisligi sinmistir.
275. Rızkını elde etmek için her gün, aksamlara kadar pislige gömülmüstür, tabaklıga gark olunmustur demisti.
Büyük Calinus da böyle demistir: Hastaya, neye alıskınsa onu ver!
Aykırı olan seylerden zahmet çeker; onun için hastalıgının ilacını da alıstıgı seylerde ara!
Bokböcegi, daima pislik tasır durur... bu yüzden de gülsuyundan bayılır.
Onun ilâcı yine köpek pisligidir... çünkü ona alısmıstır, onunla halli hamur olmustur.
280. “Pisler, peslerindir” âyetini oku da bu sözün önünü, sonunu anla!
Ögütçüler, pis kisiyi, ona bir kapı açılması, iyilesmesi için amberle, gülsuyu ile tedavi etmek isterler!
Fakat ey inanılır, itimat edilir kisiler, pislere temiz seyler lâyık degildir ki!
Onlar, vahyin güzel kokusuyla egrilmisler, sapıtmıslardır da “Siz bize ugursuzsunuz, biz, sizin yüzünüzden kötülüge
ugradık” diye feryada baslamıslardır.
“Bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalanıyoruz... sizin vâzınız iyi degil, bize iyi gelmiyor.
285. Eger yine susmaz da nasihata baslarsanız derhal sizi taslar, öldürürüz.
Biz, oyunla, abes ve saçma seylerle semirmisiz... ögüte hiç alısmamısız!
Bizim gıdamız yalandır, asılsız lâftır, saçma sapan sözlerdir... sizin bildirdiginiz seyler, midemizi bozuyor.
Siz bu sözlerle hastalıgımızı yüzlerce defa artırıyor... akla ilâç olarak afyon veriyorsunuz” demislerdir.
Tabagın kardesinin,tabagı gizlice fıskı kokusuyla tedavisi
Delikanlı, kardesine yapacagı ilâcı kimse görmesin diye halkı uzaklastırdı.
290.Gizli bir seyler söyler gibi agzını kulagına götürdü, sonra da o seyi burnuna koydu.
Köpek pisligini avucuna sürtmüstü... pis beynin ilâcını bu pislikle görmüstü.
Avucunu koklatır koklatmaz adam, deprenmeye basladı. Halk, bu pek mühim bir afsun dediler...
Afsunu okuyup kulagına üfürdü... adam adeta ölmüstü, afsun imdadına yetisti!
Kötü kisilerin hareketi o yandandır... zina, bakısla, göz ve kas isaretiyle harekete gelir.
295. Kime ögüt miski fayda vermezse muhakkak o, kötü kokulara alısmıstır.
Allah, müsrikler, tâ ezelden pislik içinde dogduklarından onlara “Necis-pis” demistir.
Pislik içinde dogan kurt, ebediyen huyundan dönmez, ambere bakmaz!
Ona nur saçısı isabet etmemistir... o, tamamı ile cisimden ibarettir, kabuk gibi içsiz, gönülsüzdür o!
Hak nuru saçısından nasibi varsa, bu nur, ona da degmisse pislige düsse bile Mısır’da oldugu gibi o pislik içine gömülen
yumurtadan bir kus meydana gelir!
300.Fakat meydana gelen kus, evde beslenen pis tavuk cinsinden degildir, bilgi ve anlayıs kusudur.
Sen de nurdan nasipsize benziyorsun; çünkü burnunu pislige sokmadasın!
Ayrılıgından yüzün, benzin sarardı ama sarı bir yapraksın, olmamıs bir meyvesin!
Çömlek, atesten, isten simsiyah oldu, is rengini aldı; fakat et, kartlıgından öylece duruyor, hiç pismemis!
Seni tam sekiz yıl ayrılık atesiyle kaynattım ama hamlıgın, münafıklıgın, bir zerre bile eksilmemis!
305. Hastalıktan donmus kalmıs koruksun sen... halbuki koruklar, simdi kuru üzüm haline geldi, sense hala hamsın!”
Âsıgın hileye sapıp suçuna özür getirmesi ve niyetini gizlemeye savasması,sevgilinin,bu hileyi de anlaması
Asık dedi ki: “Kusuruma bakma... bakayım, bana uyacak mısın, yoksa namuslu musun diye seni sınadım.
Senin namuslu oldugunu sınamadan da biliyordum ama haber alma, gözle görmeye benzer mi ya?
Sen bir günessin; adın sanın meshur olmus, aleme yayılmıs! Günesi böyle bir tecrübeye aldımsa ne ziyanı var?
Sen bensin, ben kendimi her gün fayda da, ziyanda sınar dururum.
310. Düsmanlar, peygamberleri de sınadılar, sınadılar da onlardan mucizeler zuhur etti.
Gözümü, nurla sınadım, ey gözlerinden kötü gözler, uzak olasıca sevgili!
Bu dünya bir viraneye benzer, sense definesin... definede seni aradıysam incinme bana!
Seni küstahça sınadım... bu suretle düsmanlara da her zaman söyleyeyim;
Dilim seni anınca gözüm de gördügüne tanık olsun!
315. Hürmet yolunu bulduysan ey ay yüzlü sevgili, iste boynumda kefen, elimde kılıç... huzuruna geldim!
Ben bu eldenim baska elden degil ... lûtfet, elimi ayagımı sen kes de beni, baskasına öldürtme!
Ayrılıktan dem vuruyorsun... diledigini yap, fakat beni kendinden ayırma, bunu yapma!
Simdi söz ülkesine yol aldık... fakat vakit geçti, söylemeye imkan yok!
Hsin dıs yüzünü söyledik, içyüzü örtülü kaldı... sag olursak böyle kalmaz, onu da söyleriz elbet!
Sevgilinin,âsıgın özrünü reddetmetsi ve hilesini yüzüne vurması
320. Sevgili, agzını açıp söyle cevap verdi: “Bizce senin halin gün gibi aydınlık ama sence gece!
Bu kara hileleri adalet gününde gören kisilerin önüne neye getirir, yayar dökersin ki?
Gönlündeki hilelerin, düzenlerin hepsi bizim önümüzde rüsvay olmada, hepsini de gün gibi görüp duruyoruz.
O suçu, kulumuza acır da örtersek sen neden yüzsüzlük eder, haddini asarsın?
Babandan ögrensene... Âdem, suç isleyince hemencecik ayak çıkarılan yere geldi;
325. O gizli sırları bilen Allah’yı hazır nazır gördü de iki ayak üstüne durup suçunun affedilmesini dilemeye koyuldu.
Keder külünün ortasına geçip oturdu; hileye, bahaneye sapıp bir daldan bir dala sıçramadı.
“Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” dedi... çünkü önünde, ardında azap meleklerini gördü.
Can gibi gizli olan azap meleklerini gördü; her birinin elindeki sopa, ta gökyüzüne kadar uzanıyordu.
Kendine gel... Süleyman’ın huzurunda karınca ol da bu sopa, seni paramparça etmesin!
330. Dogruluk duragında baska bir yerde bir an bile durma... insana kimse, gözü gibi lalalık edemez. Kör, ögütle arınıp
temizlense bile yine her an sürçer, pislenir.
Ey Adem, senin gözün var, kör degilsin... fakat kaza geldi mi göz kör olur!
Gözlü adamın, bir tesadüf neticesi kuyuya düsmesi için ömürler lazım. Fakat bu kaza, körün yoldasıdır. Çünkü düsmek,
onun tabiatıdır, huyudur.
Kör, pislige düser de bu koku nedir, kendisinden midir, yoksa bir pislige bulasmıs da ondan mı? Bilemez ki.
Ona birisi miskler saçsa onu da kendisinden bilir, sevgilinin lûtfundan degil!
Hasılı ey gözü açık kisi, bu iki göz, sana yüzlerce anadır, yüzlerce baba!
Hele gönül gözü yok mu? O, bu göze nispetle yetmis kat azizdir, yetmis derece kuvvetlidir... bu iki duygu gözü, onun
nimetiyle geçinmededir.
Yazıklar olsun ki yol kesiciler oturmuslar, dilime yüzlerce dügüm vurmuslardır!
340. Ayagı baglı olan, nasıl rahvan gidebilir!Agır bir bagdır bu... mazur gör!
Ey gönül, bu söz, kırık dökük geliyor. Bu söz incidir, Allah gayreti de degirmen.
Hnci küçük ve kırık bile olsa hasta göze tutya olur.
Ey inci, kırıldıgına acınma... kırılmakla parlayacak apaydın olacaksın!
Böyle o kırık dökük söylenecek... fakat Allah ganidir, sonunda onu düzgün bir hale getirir.
345. Bugday, kırıldı,ufalandıysa zayi olmadı ya... un haline geldi de dükkana girdi, ekmek oldu.
Ey âsık, senin de suçun belli oldu... artık suyu yagı bırak da kırık dökük bir hale gel!
Âdem’in has çocuklarına mahsustur bu... onlar, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik”derler.
Sen de hacetini arz et, lânetlenmis yüzsüz iblis gibi delil getirmeye kalkısma! Yok eger yüzsüzlük, Hblis’in ayıbını
örttüyse sen de inada giris, yüzsüzlükte bulun, bu yolda çalıs, didin!
350. Ebucehil, Peygamber’den, kindar Oguz Türk’ü gibi bir mucize istedi.
Fakat Allah Sıddık’ı mucize istemedi, bu yüzün sahibi zaten dogrudan baska bir sey söyleyemez ki dedi.
Sen nerede, senin gibi birisinin benlige düserek benim gibi bir sevgiliyi sınaması nerede?
Bir Yahudi’nin,Allah yüzünü ulu etsin Ali’ye ‘’Eger Allah’nın korumasına güveniyorsan kendini bu yapının üstünden at’’
demesi,Müminler emîri’nin ona cevabı
Allah’yı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza’ya dedi ki:
“Peki yüksek bir yapının damındasın... ey aklı basında olan, Allah’nın koruyacagını biliyorsun degil mi?”
355. Murtaza, evet dedi... o koruyucudur, ganidir... bizim varlıgımızı, bizi ta çocuklugumuzdan adamlıgımıza kadar hep
o korur, o görüp gözetir!
Yahudi, peki dedi... mademki öyledir, kendini bu damdan asagıya at... Allah’nın koruyuculuguna tamamı ile güven!
Kendini asagıya at da ben de adamakıllı inandıgını anlayayım, güzelim inanısını, deliliyle göreyim!
Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya satasmasın!
Kulun, iptilalara düserek Allah’yı sınaması hiç yarasır mı?
360. A nadan, a budala, kulun ne haddi vardır ki edepsizlige kalkısıp Allah’yı sınamaya girissin?
Sınama Allah’ya yarasır... O, kullarını her an sınar durur.
Bu sınamayla da içimizde gizledigimiz inanıslarımızı bize apaçık gösterir.
Âdem, bu suçla, bu hata ile Hakk’ı sınadım dedi mi hiç?
“Padisahım, senin hilmin nereye kadardır? Onu görmek istedim” gibi bir söz söyledi mi hiç? Ah, bu mecal kimde var,
kimde?
365. Senin aklın sasmıs, pek sersemlemissin... özrün günahından beter!
Gök kubbeyi yücelteni sınamak ha! Sen, bunu ne bilirsin ki?
A hayrı, serri bilmeyen, sen kendini sına, baskasını degil!
Kendini sınadın mı baskalarını sınamadanvazgeçersin.
Seker parçası oldugunu bildin mi, seker yapılan ve satılan yere layık oldugunu da bilirsin.
370. Sınamaksızın sunu bil ki Allah, yersiz, zamansız seker göndermez sana.
Sınamaksızın sunu bil ki eger bassan Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez!
Akıllı kisi, hiç degerli bir inciyi abdes hane de sidik gölcügüne atar mı?
Anlayıslı hakim bile bugdayı saman ambarına göndermez.
Mürit, önden giden, kılavuz olan seyhi sınamaya kalkısırsa esektir.
375. Din yolunda onu sınamaya kalkıstın mı a hakikatten haberi olmayan, sen sınanmıs olursun...
Senin cüretin, senin bilgisizligin çırçıplak olur, aleme yayılır... yoksa o, bu arastırmayla nereden anlasılır; nasıl meydana
çıkar?
A yigidim, bir zerre, kalkar da dagı tartmaga girisirse terazisi parçalanır gider!
Onlarda kendi akıllarınca bir terazi düzenler de Allah erini o teraziyle tartmaga kalkarlar!
Halbuki o, akıl terazisine bile sıgmaz... akıl terazisini bile kırar, parçalar!
380. Onu sınamak, ona emrine göre hükmetmek gibidir... öyle bir padisaha buyruk buyurtmaya kalkısma sakın!
Hiç ressamlar, öyle bir ressamı sınayabilir, öyle bir ressama hüküm yürütebilir mi?
Eger ressama bir sınama belirdiyse, ressam bir sınama bilgisine sahip olsaydı onu da çizen yine o ressam degil midir?
Artık o ressamın bilgisindeki suretlere nazaran bu ressamın çizdigi suret nedir ki?
Sana bir sınama vesvesesi geldi mi onu kötü talih bil... gelip çatmıs, boynunu vurmustur!
385. Böyle bir vesveseye ugradın mı çabucacık Allah’ya dön secdeye var...
Secde yerini gözyaslarınla ısla... ey Allah, beni bu süpheden kurtar de!
Sınamayı diledin mi iste o zaman din mescidin keçiboynuzuyla dolu demektir!
Mescid-i Aksa ve keçi boynuzu,Davut aleyhisselâm’ın,Süleyman aleyhisselâm’dan önce o mescidi yapmaya niyetlenmesi
Davut iyiden iyi tasla Mescid-i Aksâ’yı yapmaya niyetlendi, bu niyetle daraldı, bu ise girismeyi iyicekurdu.
Allah, “Bu isten vazgeç... bu mescidi sen yapamazsın.
390. Ey seçilmis kisi, Mescid-i Aksâ’yı senin yapmanı biz takdir etmedik” diye kendisine vahiy etti.
Davut “Ey sırları bilen Allah, suçum nedir? Neden mescidi yapma diyorsun bana?” dedi.
Allah dedi ki: “Suçsuzsun, suçun yok ama kanlara girmissin... mazlûmların kanlarını boynuna almıssın!
Senin sesinden sayısız halk can verdi; sayısız halk, ona av oldu! Sesin bir hayli kana girmis, canlar yakan güzel
nagmelerin bir hayli adamı canından etmistir!”
395. Davut dedi ki: “Senin maglûbundum, senin sarhosundum... elim, senin kuvvet ve kudretinlebaglıydı.
Padisah maglûp olana acınmaz mı? Maglûp, âdeta yok demek degil midir?
Allah buyurdu ki: Bu maglûp, öyle bir yoktur ki vara nispetle zahiren yok olmus degildir, iyice anlayın bunu!
Bu çesit yok olan, kendinden geçmis, var olanların en iyisi, en ulusu olmustur.
O, Allah sıfatlarına nispetle yoktur... fakat hakikatte ona yoklukta bir varlık vardır.
400. Bütün ruhlar onun tedbirindedir... bütün cesetler onun hükmündedir.
Bizim lûtfumuza maglup olan iradesiz, ihtiyarsız ve âciz kalmıs degildir; o, bizim sevgimizde ihtiyar sahibi olmustur.
Zaten ihtiyar ve iradenin sonu da budur, yani insanın mevhum irade ve ihtiyarının bu makamda yok olusudur.
Zaten nihayet o, mevhum varlıktan mahvolmasaydı hiçbir ihtiyar ve iradeden lezzet alamaz, zevk bulamazdı.
Dünyada ister yenecek lokma olsun, ister içilecek bir sey... onun lezzeti, lezzetten kesilmesinin fer’idir. (Hnsan, yedigi,
içtigi seylerin lezzetini kaybetmedikçe yiyecegi ve içecegi seylerden lezzet alamaz. Maddi lezzetlerden kesilmedikçe
manevi lezzeti bulamaz)
405. Lezzetten geçen gerçi bütün lezzetlere aldırıs etmez bir hale gelir ama hakikatte kendisi lezzet kesilir, lezzetten hiç
ayrılmaz olur!
’’Söz, ancak budur:
Hnsanlarkardestir’’ ve’’ Âlimler, tek bir insan gibidir’’ hadislerinin serhi,bilhassa Davud ve Süleyman Peygamberlerle
diger peygamberlerin-aleyhisselâm-birligi,birisini inkar edenin,hiçbir peygambere iman etmemis sayılacagı.Birlik alâmeti
olarak o binlerce evden birini yıktın mı hepsinin yıkılmıs ve bir duvarın bile ayakta kalmamıs olacagı,Allah’nın ‘’Biz
onların arasından bir tanesini bile ayırdetmeyiz’’demesi…Âkil kisiye bir isaret yeter,zaten bu,isareti de geçti ya!
Bu is senin zorunla, senin kuvvetinle olmayacak ama o mescidi, oglun yapacak!
Ey hikmet sahibi, onun yaptıgı senin yaptıgındır... evveline evvel olmayan bir zamandan beri inananlar, birbirlerinin
aynıdır, birdir onlar!
Hnananlar sayılıdır, çoktur ama iman birdir... cisimleri çoktur ama canları tektir.
Hnsanda öküzün, esegin anlayısından ve canından baska bir akıl, baska bir can vardır.
410. O deme erisen, o makamda Allah velisi olan kiside de, insandaki candan, akıldan baska ve ayrı bir can ve akıl
vardır.
Hayvani canlarda birlik yoktur...sen bu birligi rüzgarın ruhunda arama!
Bu hayvani can, ekmek yese insani ruhun karnı doymaz; bu yük çekse o, sıkıntı çekmez!
Hattâ onun ölümüyle bu hayvani ruh, neselenir, sevinir... insani ruhun bir sey elde ettigini görünce de hasedinden ölür!
Kurtların, köpeklerin canı, hep ayrı ayrıdır. Bir olan Allah aslanlarının canlarıdır.
415. Canları diye cemi sırasıyla söyledim... çünkü o bir tek can, cisme nispetle yüz olur!
Gökteki bir tek günesin bir tek nuru da ev içlerine vurunca yüzlerce nur olur ya!
Fakat ortadan duvarları kaldırdın mı hepsinin de nuru bir olur.
Evlerin temelleri kalmadı mı müminler bir tek insana döner, bu sır meydana çıkar.
Bu sözden farklar belirir, müsküller dogar... çünkü hakikatte buna benzemez bu is ki; bu bir misaldir.
420. Aslanla yigit bir Âdemoglu arasında sonsuz farklar vardır.
Fakat ey hos gün gören kisi misal getirildigi zaman aradaki birlik, yigitlik ve canla basla oynama bakımındandır.
Çünkü o yigit, her bakımdan aslanın misli degildir, nihayet yigitlik bakımından aslana benzer.
Bu alemde her bakımdan bir olan bir nakıs, bir suret yoktur ki sana mislini göstereyim.
Aklı, saskınlıktan kurtarayım diye yine nakıs bir misale el atayım:
425. Geceleyin her eve bir kandil, bir mum korlar ve onun ısıgıyla karanlıktan kurtulurlar ya...
O kandil, bu tene benzer, nuru da cana.Kandil, fitile, suna buna muhtaçtır.
Bu duyguların o altı fitilli kandili, umumiyetle uykuya, yemeye, içmeye dayanır... o kandilin temeli, bunlardır.
Yiyip içmeden, yatıp uyumadan yarım nefeslik bir zaman bile yasayamaz... fakat yiyip yatmakla da yasayamaz!
Fitili, yagı olmadıkça bakası yoktur; fakat fitille, yagla da vefası yoktur.
430. Çünkü sebebe baglı olan, sebepsiz meydana gelmeyen ısıgı, ölümü arar durur... nasıl yasayabilir ki aydın gün,
onun ölümüdür.
Hnsanın bütün duygularının da bakası yoktur... zira mahser günü, hepsi de yok olur gider!
Fakat atalarımızın duygu ve can ısıgı, tamamı ile de ot gibi bitip ot gibi yitmez... tamamı ile fani olmamıstır.
Yalnız günesin nurunda yıldızların nuru ve ay ısıgı mahvolur ve görünmez!
Pirenin ısırmasından meydana gelen yanıs, dert ve zahmet, yılan ısırınca mahvolur ya!
435. Çıplak adam arıların sokmasından kurtulmak için suya atlar ya! Arılar adamın tepesinde dolasır dururlar... basını
bir çıkardı mı hiç affetmezler, hemen sokarlar!
Allah’yı anıs sudur, zamanede su kadının, bu erkegin anılısı da arı!
Allah’yı anıs suyuna dal, nefesini tut, sabret de eski düsüncelerden, vesveselerden kurtul!
Ondan sonra da sen, tepeden tırnaga kadar o arı duru suyun tabiatına bürünürsün...
440. Öyle bir hale gelirsin ki o kötü arı, sudan nasıl kaçar, çekinirse senden de öyle kaçar, öyle çekinir!
Sonra dilersen sudan uzaklas... içten suyun tabiatına sahip olursun, hakikatte ondan ayrılmamıs sayılırsın!
Dünyadan geçen kisiler de yok olmamıslar, fakat Allah sıfatlarına bürünmüslerdir.
Onların sıfatları, Hak sıfatlarına karsı, günesin karsısındaki yıldızlara dönmüstür.
A inatçı Kur’andan buna delil istiyorsan oku: “Onların hepsi huzurumuzdadır!”
445. Haklarında “Huzurumuzdadır” denenler yok olamazlar, iyi dikkat et de ruhların bakasını iyice anlayasın!
Bakadan mahcup olan ruh azaptadır, Allah’ya vasıl olan ruhsa baka aleminde hicaplardan kurtulmus bir haldedir.
Hste bu hayvani duygu kandilinden ne murat edilmisse, bu kandilin hakikati neyse sana söyledim... kendine gel de sakın
bu hayvani duyguyla ruh arasında bir birlik tasavvur etme!
Çabuk, ruhunu, yolcuların kutlu ruhlarına ulastır!
Yüz tane kandilin olsa ister sönsünler, ister yansınlar, degil mi ki hepsi ayrı ayrıdır... bir olamazlar!
450. Hste bu yüzden bizim ashabımız, hep savastadır... fakat peygamberlerin birbirleriyle savastıklarını kimsecikler
duymamıstır.
Çünkü peygamberlerin nurları günestir; duygu ısıgımızsa kandil, mum ve is!
Biri söner, öbürü gündüze kadar kalır... biri yanıp erir, öbürü parlar durur!
Hayvani can gıda ile dirilir...her iyi kötü seyle de ölüverir!
Fakat bu kandil söndü, ortadan kalktı mı komsunun evi neden karanlık kalsın?
455. Madem ki o evin ısıgı, bunun ısıgı olmaksızın da duruyor... su halde her evin duygu ısıgı ayrı ayrıdır.
Bu hayvani canın misalidir... Rabbani canın degil!
Gece Hindusundan ay dogdu mu ısıgı, her pencereden vurur, her tarafı aydınlatır!
O yüzlerce evin ısıgını sen, bir say... çünkü ay battı mı bu evin sönüp öbürününki kalmaz.
Parlak günes tan yerinde durdukça ısıgı her eve konuk olur.
460. Fakat can günesi battı mı bütün evlerin nuru kaybolur, gidiverir!
Bu söz nurun misalidir, misli degil... sana dogru yolu gösterir, düsmanın da yolunu vurur!
O münkir, o kötü huylu, örümcek gibi kokmus aglar kurar...
Tükürügü ile nura perde gerer; fakat kendi anlayıs gözünü kör eder.
Atın boynunu tutarsa murat alır, maksadına erisir... fakat ayagını yakalarsa tekmeyi yer!
465. Gemsiz ve serkes ata pek yaklasma... kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy vesselâm!
Bu azmini sakın hor görme, ehemmiyetsiz sanma... bu yolda sabır lazım, çekilecek mihnetlere tahammül gerek!
Mescid-i Aksâ’nın binası
Süleyman, Kâbe gibi temiz, Mina gibi yüce olan o yapıya basladı.
Yapısında tekellüflerde bulundu... öbür yapılar gibi rasgele ve degersiz bir yapı degildi o!
Yapı için dagdan kesilen her tas, apaçık “Önce beni götürün” derdi.
470.Âdem’in yogruldugu su ve toprak gibi o yapının her kerpicinden nur parladı.
Tas, hammalsız geliyordu... o kapı, o duvarlar, âdeta canlıydı.
Allah daima der ki: Cennetin duvarları, bu duvarlar gibi cansız ve çirkin degildir.
Ten kapısı, ten duvarı gibi uyanıktır... cennet evi de diridir; çünkü padisahlar padisahına mensuptur orası!
Agaç da cennet ehliyle konusur, söz söyler, meyve de, akan duru sular da!
475. Çünkü cenneti aletle yapmamıslardır ki... orası amellerden, niyetlerden yapılmadır.
Bu yapı ölü sudan, ölü topraktan yapılmıstır; o yapı diri ibadetlerle kurulmustur.
Bu aslına benzer, dagınıklıklarla doludur... o da aslı olan ilme, amele benzer!
Oradaki taht da, kösk de, taç da, elbise de cennet ehline sorular sorar, cevaplar verir!
Dösemesi, döseyen olmaksızın dösenmistir... o ev, süpürgesiz süpürülmüs, temizlenmistir!
480. Gönül evine bak! Gamla tozlandı mı süpürgeci olmaksızın tövbeyle süpürülür, arınır.
O yurdun tahtı, kimse tasıyıp götürmeksizin gider yürür... kapı halkası da güzel seslerle sarkılar söyler, çalgılar çalar,
kapı da!
Gönülde de o ebediyet yurdu olan cennetin diriligi var... fakat ne fayda, dilime gelmiyor ki, söyleyemiyorum ki!
Süleyman her sabah çagı halkı irsad için mescide girdi mi,
Gah sözle, gâh nameyle, sazla gâh isle, yani rükû ederek, yahut namaz kılarak halka ögüt verirdi.
485. Hsle olan ögüt, halkı daha ziyade çeker... çünkü bu ögüdü sagırların bile can kulakları duyar!
Sonra bu ögüt de emirlik vehmi de az olur... bu yüzden halka adamakıllı tesir eder!
Allah razı olsun,Osman’ın ilk halifeligindeki hutbesi,ise ögüt veren,sözle ögüt verenden yegdir.
Osman, halife olur olmaz hemen kosup minbere çıktı.
Ulular ulusu peygamberin minberi üç basamaktı. Ebubekir, minbere çıkınca ikinci basamaga, Ömer de zamanında
Hslama ve dine saygısı dolayısıyla üçüncü basamaga oturmustu.
490. Osman’ın devri gelince o üst basamaga çıktı, o bahtı kutlu, oraya oturdu.
Herzevekilin biri ona sordu: “Hlk iki halife, Peygamberin yerine oturmadılar.
Sen nasıl oldu da onlardan üstün olmaya kalkısıyorsun? Halbuki mertebe bakımından onlardan asagısın sen.”
Osman dedi ki: “Üçüncü basamaga otursaydım beni Ömer’e benziyorum sanırlardı.
Hkinci basamaga otursaydım diyebilirlerdi ki bu Ebubekir’e benziyor, onun misli!
495. Bu üst basamak, Mustafa’nın makamı... o padisaha benzememe zaten imkanı yok.
Ondan sonra o merhametli halife, hutbe okuyacak yerde ta ikindiye yakın bir zamana kadar sustu kaldı.
Kimsede, hadi okusana diyecek bir kudret de yoktu, mescitten çıkıp gidecek kudret de!
Halkın ileri olanlarına da bir heybet çökmüstü, bayagılarına da. Mescidin içi, damı nurla dolmustu!
Can gözü açık olanlar o nuru görüyorlardı... bırak onları, körler bile o nurla hararete gelmis çosmuslardı!
500. Körün gözü, günesin dogdugunu hararetinden anlar.
Fakat bu hararet, her duyulanın hakikatı görülsün diye gözü açar...
Ve hararetinde bir sıkıntı bir hal vardır... hakiki günesin hararetiyle gönlü açar, gönüle bir ferahlık, bir genislik verir!
Kör, evveline evvel olmayan Allah nuruyla hararetlendi mi ferahından, ben görüyorum, gözlerim açıldı benim der.
Güzelim, adamakıllı ve hos bir sarhosluktur bu...yalnız can gözünün açılması için asılacak az bir yol vardır.
505. Bu körün günesten nasibidir...Allah dogrusunu daha iyi bilir ya... bunun gibi belki yüzlerce nasibi de var!
O nuru gören kisinin ahvalini anlatmak, hiç Ebu Ali Sina’nın harcı mıdır?
Yüz kat kuvvetli bile olsa bu dil, kim oluyor ki eliyle görüs perdesini oynatmaya kalkısıyor?
Perdeye elini sürerse vay ona... Allah kılıcı elini kesiverir!
Hatta el de nedir ki? Bilgisizliginden serkeslik eden bası bile keser, koparır!
510. Bunu söz olsun diye söyledim... yoksa onun eli nerede, o nerede?
Hani derler ya ... teyzenin tenasül aleti olsaydı dayı olurdu, iste bu sözde onun gibi!
Dilden, sınıklıktan arınan göze... söylenen nakledile gelen sözden görülen,bilinen hakikate yüz binlerce yıllık yol var
desem yine de az söylemis olurum!
Fakat kendine gel, sakın gökyüzünün nurundan ümit kesme... Allah dilerse o nur, bir anda sana erisiverir!
Mesela yıldızların madenlere yüzlerce tesiri vardır... Allah kudreti onu, madenlere her an ulastırmadadır.
515. Gökyüzünde bir yıldız olan günes, karanlıkları giderir... Allah günesiyse Allah sıfatlarında daimidir.
Ey yardım isteyen, günesin tesiri, bes yüzyıllık yola olan gökten yeryüzüne geliverdi ya!
Zuhale üç yüz bin bes yüz yıllık, hatta daha da nice fazla bir yol var... fakat tesiri, anbean görünüp durmada!
Dilerse Allah, günes dogunca gölgenin dürülüp kayboldugu gibi onun da tesirini dürer kaybeder... günese karsı gölgenin
ne degeri olabilir?
Yıldız gibi tertemiz ruhlar, gökyüzündeki yıldızlara feyiz verir, yardım eder!
520. Görünüste o yıldızlar, bizim varlıgımıza, saglıgımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız, bizim içyüzümüz,
gökyüzünün durmasına, varlıgına sebeptir!
Hûkemâ, insan küçük âlemdir derler, fakat Allah hakîmleri insan büyük âlemdir demislerdir.Çünkü hûkemânın bilgisi,
insanın sûretine aittir, bu hakîmlerin bilgisiyse hakikâtte insanın hakikâtine ulasmıstır.
Sûrette sen küçük bir âlemsin ama hakikatte en büyük âlem sensin.
Görünüsde dal, meyvanın aslıdır; fakat hakikatte dal meyva için var olmustur.
Meyva elde etmege bir meyli, meyva vermege bir ümidi olmasaydı hiç bahçıvan, agaç diker miydi?
Su halde meyva, görünüste agaçtan dogmustur ama hakikatte agaç, meyvadan vücut bulmustur.
525. Mustafa, onun için ”Âdem’le bütün peygamberler, benim ardımda ve sancagımın altındadır” dedi.
O hünerler sahibi, onun için “ Biz, sonda gelen, fakat en ileri giden ve öndölü alanlarız ” buyurdu.
Sûret bakımından ben Âdem’den dogmusum ama hakikatte onun atasının atasıyım ben!
Melekler, bana secde ettiler...Âdem, benim ardımdan yürüdü, yedinci kat gögün üstüne çıktı!
Hakikatte babam, benden dogdu... agaç, meyvadan vücud buldu.
530. Hlk düsünce, is âleminde son olarak zuhûr etti.Hele vasfa mazhâr olan düsünce!
Hâsılı bir an içinde gökten nice kervanlar gelmekte,göge nice kervanlar gitmektedir!
Bu yol, bu kervana uzun gelmez... ova, üstün gelen kisiye genis gelir mi hiç ?
Gönül, her an kâbeye gitmekte... benden de Allah lûtfuyla gönlün tabiatına bürünmekte!
Bu uzunluk, kısalık, bedene göredir...Allah’nın bulundugu yerde uzunun, kısanın lâfı mı olur ?
535. Allah, cismi tebdil etti mi gayrı fersaha bile bakmadan yürür gider!
Ey yigit lâfı bırak gayrı! Simdi yüzlerce ümit var, hemen adım ata gör!
Gözünü bir yumdun mu bakarsın ki gemide oturmussun, uyuyorsun...öyle oldugu halde yol almadasın!
”Ümmetim, Nuh gemisine benzer... o gemiye giren kurtuldu, girmeyen boguldu gitti” hadîsinin tefsîri
Peygamber, bunun için “ Ben; zemâne tufanına gemi gibiyim;
Biz ve ashabım, Nuh’un gemisine benzeriz.Kim bu gemiye el atar, kim bu gemiye girerse kurtulur “ buyurdu.
540. Seyh beraber olunca kötülüklerden uzaksın...gece gündüz gitmektesin; gemidesin.
Canlar bagıslayan cana sıgınmıssın...gemiye girmis, uyuyorsun; öyle oldugu halde yol almaktasın!
Zamanın peygamberinden ayrılma...kendi hünerine, kendi dilegine pek güvenme !
Aslan bile olsan degilmi ki kılavuzsuz yol almaktasın; kendini görüyorsun, sapıksın, hor hâkirsin.
Ancak seyhin kanatlarıyla uçta seyhin askerlerinin yardımını gör!
545. Bir zaman olur, onun lûtuf dalgaları, sana kanat kesilir; bir an gelir, kahır atesi seni tasır, götürür!
Kahrını, lûtfunun zıddı sayma pek...tesir bakımından ikisininde birligini gör!
Bir zaman seni toprak gibi yesertir...bir zaman seni sevgilinin havasıyla doldurur, sisirir!
Ârifin bedenine cemad vasfını verir de orada neseli güller, nesrinler bitirir!
Fakat bunları o görür, baskası degil...temiz içten baska hiçbir sey cennetin kokusunu alamaz!
550. Hçini, sevgiyi inkârdan arıt da orada onun gül bahçesindeki reyhanlar bitsin!
Hçini arıt da Muhammed’in Yemen ülkesinde Rahman kokusunu aldıgı gibi sende benim sevgilimin ebedîlik kokusunu
bul!
Miraç edenlerin safında durursan yokluk, seni Burak gibi göklere yüceltir.
Yere mensup ve ancak aya kadar yüceltebilecek miraç degildir bu...kamısı, sekere ulastıran miraça benzer!
Bu miraç, bugunun göge akması gibi bir miraç degildir...ana karnındaki çocugun bilgi ve irfân derecesine ulasmasına
benzer!
555. Yokluk küheylânı, ne de güzel bir buraktır... yok olduysan seni varlık makamına götürür!
Daglar, denizler ancak tırnagına dokunabilir; o derece süratlidir... duygu âlemini derhâl geride bırakıverir!
Ayagını gemiye çekte can sevgilisine giden can gibi oturdugun yerde yürüye dur!
Elsiz, ayaksız evveline evvel olmayan Allah’ya kadar git...canların, yoklukta elsiz ayaksız varlık âlemine kostukları
gibi!
Duyan, gaflet uykusunda olmasaydı, can kulagı açık bulunsaydı sözde kıyas perdesini yırtardın ya!
560. Ey felek, onun sözlerine inciler saç... ey cihân, onun cihânından utan!
Eger inciler saçarsan incilerin yüz kat fazlalasır...câmid cismin görür, sevilir bir hâle gelir.
O saçtıgın incileri kendin için saçtın demektir...çünkü her çesit sermâye yüz misli artar!
Belkis’in Sebe sehrinden Süleyman aleyhisselâm’a hediye göndermesi
Belkıs’ın hediyesi kırk katır yükü altın kerpiçti.
Hediyeleri getirenler, Süleyman’ın saray meydanına girince bir de gördüler ki yer, tamamı ile halis altınla dösenmis!
565. Altın üstünde tam kırk konaklık yol aldılar...Artık altın gözlerine su gibi bile görünmüyordu, o kadar ehemmiyetsiz
bir hale gelmisti.
Defalarca bu altınları, getirdigimiz yere götürelim... biz ne olmayacak is yapıyoruz;
Topragı bile halis altın olan bir yere hediye olarak altın götürmek aptallıktır dediler.
Ey Allah’ya aklı hediye götüren, akıl, orada yoldaki topraktan da asagıdır!
Hediyenin makbule geçmeyecegini anladıklarından utangaçlıkları, âdeta onları gerisin geriye itmekteydi!
570. Sonra yine dediler ki: Hster makbule geçsin, ister geçmesin... bize ne? Biz emir kuluyuz!
Altın olsun toprak olsun...biz, götürmeye mecburuz... buyruk verenin buyrugunu yerine getirmek mecburiyetindeyiz.
Geri götürün derlerse yine fermana uyar, getirdigimiz hediyeyi geri götürürüz!
Süleyman, hediye getirenleri ve getirdikleri hediyeyi görünce gülmeye basladı. “Ben, sizden tirit istedim mi ki?
Ben,bana hediye verin demedim; hediyeye layık olun dedim.
575. Bana gayb âleminden esi görülmedik hediyeler gelmekte... öyle hediyeler ki insan, onları istemeye niyetlense
aklına bile getiremez!
Siz, yer altındaki madeni altın haline getiren bir yıldıza, günese tapıyorsunuz... o yıldızı yaratana yüz tutun!
Degeri yüce olan canınızı hor hakir ederek gökteki günese tapıyorsunuz.
Günes Allah emriyle bizim asçımızdır, çiyleri pisirir... artık ona Allah dersen aptallıktır bu!
Günes tutulursa ne yaparsın? Ondaki o karaltıyı nasıl giderirsin?
580. Nihayet yine Allah tapısına yüz vurup ya Rabbi. O karaltıyı gider, yine ona nurunu ver demez misin?
Gece yarısı seni öldürmeye kalkıssalar aglayıp yalvaracagım, yahut aman dileyecegim günes nerede?
Hadiselerin çogu da hep geceleyin olur... halbuki geceleyin taptıgın Allah ortada yoktur.
Allah’ya gönül dogrulugu ile egilirsen yıldızlardan kurtulur, Allah’ya mahrem olursun!
Mahrem oldun mu sana agız açar, sırları söylerim... bu suretle gece yarısı bir günes görürsün sen!
585. Onun, temiz ruhtan baska dogusu... yok dogmasında da geceyle gündüz farkı olamaz.
Gündüz, onun dogdugu zamana derler... geceleyin dogdu, parladı mı ortada gece kalmaz.
Bu görünen günes, o günesin önünde adeta günese karsı zerre nasıl görünürse öyle görünür!
Âlemi aydınlatan, parlatan bu günesin gözü, o günesi görünce kamasır sasırır kalır!
Arsın nuruna... arsın o sonsuz ve hadsiz ısıgına karsı bu günesi bir zerre gibi görürsün!
590. Göze Allah’dan bir kuvvet gelince zahiri günesi hor ve yoksul görür, bayagı bulursun!
Allah, öyle bir kimyagerdir ki onun bir tesiriyle duman, yıldız haline gelmistir...
Öyle bir görülmedik iksiri vardır ki karanlıgı günes haline getirmistim.
Bir acayip sanatkardır ki bir sanatıyla zühale bu kadar hassa vermistir... artık sen öbür can yıldızlarıyla can incilerini
de var, buna kıyas et!
595. Duygu gözü, günese zebundur; ilahi bir göz ara, ilahi bir göz bul da, Onun bakısına karsı simsekler saçan günesin
nurları zebun olsun!
O bakıs nura mensuptur, bu bakıs, nâra... ates, nûra karsı adamakıllı kara görünür!
Allah sırrını kutlasın,Seyh Abdullah-ı Magribi’nin kerametleri
Seyh Abdullah-ı Magribi dedi ki: “Altmıs yıldır ben gece nedir, görmedim.
Bu altmıs yıl içinde ne gündüz, ne de gece... hiçbir sebeple bir karanlıga düsmedim.”
600. Sofiler de seyhin sözünün dogrulugunu söylemisler, demislerdi ki: “Geceleri ardında giderdik.”
Dikenlerle, çukurlarla dolu olan çöllerde yürürdük... o, dolunay gibi önümüzde giderdi.
Yüzünü geriye çevirmeden gece vakti, “Dikkat edin, önünüzde çukur var, sola dogru yürüyün” derdi.
Bir an sonra da “Saga gidin, ayagımızın altında diken var”diye seslenirdi.
Gündüz olur, biz ayagını öperdik... görürdük ki ayakları gelin ayagı gibi!
605. Ne topraktan eser var, ne çamurdan... ne diken yırtmıs, ne tas yaralamıs!
Allah, Magribî’yi masrıkî etmisti... Batıyı ona dogu gibi nurlar saçan bir hale getirmisti!
Bu serkes günesin nuru, ask meydanının öyle bir atıdır ki halkın ileri gidenlerinin gününü de o korur, geri kalanların
gününü de o!
O yüce nur nasıl korumaz ki binlerce günesi izhar eden odur.
Sen onun nuru ile emniyet içinde yürüye dur... ejderhalar, akrepler arasında yol almaya bak!
610. O pak nur, senin önünde gider durur... her yol vuranı tutar, paramparça eder!
“Allah, kıyamet gününde Peygamberini utandırmaz” ayetini dogru bil; “ Müminlerin nurları, önlerinde ve saglarında
yürür yollarını aydınlatır” ayetini oku!
O nur kıyamette çogalır ama Allah’dan o nuru burada da istemeli!
Çünkü Allah istenen seye delalet etmeyi daha iyi bilir ama buluta da can nuru bagıslar karanlıga da!
Süleyman aleyhisselâm’ın Belkis’in elçilerini,getirdikleri hediyelerle beraber Belkis’e göndermesi ve Belkis’i günese
tapmadan vazgeçip Allah’ya inanmaya davet etmesi
Süleyman Peygamber, o elçilere dedi ki: “Ey utanan elçiler, geri dönün ... altın sizin olsun; bana gönül getirin, gönül!
615. Benim bu altınlarımı da alın da o altınlara ilave edin... körlügünüzü anlayın da o altınları katırın fercine sokun!
Katırın ferci, altın kilit vurulmaya layıktır... Asıgın altınıysa sapsarı yüzüdür!
O yüz, Allah’nın nazar ettigi yerdir... halbuki altın madenine günes nazar eder!
Maden günes ısıgının nazargâhıdır;âsıkın yüzü hakikatlere sahibolan Allah’nın nazargâhıdır.
Simdi de bana gelip çattınız, benim esirimsiniz ama yine benim sizi yakalamamdan korkun, canınızı siper edin!
620. Taneye kapılmıs kus dam üstündedir ama kanadı açık oldugu halde tuzaga tutulmustur o!
Mademki gönlünü canla basla taneye verdi... sen onu tutulmadan tutulmus bil!
Taneye bakıp duruyor ya... sen o bakısları, ayagına vurulan dügüm say!
Tane, sen simdi bana hırsızlama bakıyorsun ama hele sabret; asıl ben seni çalıyorum;
O bakıs, sonunda seni bana çekince anlarsın ki ben senden gafil degilim der!
Terazinin dirhemi bas yıkayacak kil olan aktarın kilini,aktar seker tartarken kil yemeyi âdet edinmis olan müsterinin
gizlice ve hırsızlama çalması
625. Toprak yemeyi adet edinmis olan birisi bir aktara gidip kelle sekeri almak istedi.
O hilebaz ve gönlü bozuk aktarın terazisinde dirhem ve tas yerine toprak vardı.
Dedi ki: Benim terazimin dirhemi topraktır. Seker almaya niyetin varsa sabret de dirhem bulayım.
Adam “Mühim bir isim var, seker almam lazım... dirhemin ne olursa olsun, zararı yok” dedi.
Kendi kendisine de “Toprak yemeyi adet edinen kisiye tas nedir ki? Toprak altından daha iyi!
630. Hani o kılavuz kadın gibi...oglum, pek güzel bir kız buldum.
Pek güzel ama ondan baska bir sey daha var:o namuslu kız, helvacı kızı demis de,
Evlenecek adam böyle olması daha iyi ya... helvacının kızı daha yaglı, daha tatlı olur demis!
Onun gibi senin de tas dirhemin yok da tas yerine toprak kullanıyorsan daha iyi ya... toprak benim gönlümün istedigi
meyve!” diyordu.
Aktar, terazisinin dirhem gözüne dirhem vazifesini gören tas yerine toprak parçasını koydu.
635. Öbür gözüne koymak üzere de o topragın agırlıgınca seker kırmaya koyuldu.
Sekeri kesip kıracak bir aleti olmadıgı için biraz gecikti, müsteriyi de orada bıraktı.
Aktarın yüzü öbür yanaydı... toprak yemeyi adet edinmis olan müsteri, dayanamadı... gizlice ve güya aktara
göstermeden topragı koparıp yemeye basladı.
Ansızın döner de beni görüverir diye de korkmaktaydı.
Aktar, bunu gördü... gördü ama kendisini mesgul gösterdi. Diyordu ki: “A sararmıs suratlı, hadi biraz daha fazla çal!
640. Topragımı çalıyorsan bana bir sey olmuyor; sen, adeta kendi yanından et koparıyor, kendi etini yiyorsun!
Benden korkup duruyorsun ya esekliginden... ben de az yiyeceksin diye korkmaktayım!
Mesgulüm ama kamısımdan sana fazla seker verecek kadar da ahmak degilim ben!
Alacagın sekeri görünce kimin ahmak ve gafil oldugunu anlarsın, hele dur”
Kus, o taneye baktıkça bakar, hoslanır ama tane de uzaktan o kusun yolunu vurur!
645. Göz zinasından hoslanırsın ama nihayet kendi yanından kopardıgın eti kebap edip yemiyor musun ki?
Bu uzaktan bakıs ok ve zehir gibidir... gittikçe sevgin artar, sabrın eksilir!
Dünya malı zayıf kusların tuzagıdır...ahiret mülkü, yüce kusların tuzagı!
Hattâ bu ahiret mülkü, öyle bir derin tuzaktır ki ulu ulu kusları avlar!
Ben Süleyman’ım, sizin mülkünüzü istemem... mülk istemek söyle dursun, ben sizi, helâk edecek seylerden
kurtarırım!
650. Simdi siz, malın, mülkün esirisiniz... mala mülke sahip olan kisi, helâk olmaktan kurtulan, mala, mülke esir
olmayan kisidir.
Halbuki ey âleme esir olan, aksine adını bu cihanın emîri taktın!
Hakikatte sen, bu âlemin esirisin, canın, bu cihan hapsine düsmüstür... öyle oldugu halde niceye,bir kendine cihan
sahibi deyip duracaksın?
Süleyman aleyhisselâm’ın elçilerin gönlünü alması,onlara iltifatta bulunması,gönüllerindeki ürkekligi gidermesi ve
hediyeleri kabul etmediginden özür dileyip,kabul etmemesinin sebeplerini anlatması
Ey, elçiler, tez sizi elçi olarak gönderiyorum... bu hediyeleri reddetmem, sizin için kabul etmemden yegdir.
Belkıs’ın yanına gidince gördügünüz sasılacak seyleri, altın ovasını hep söyleyin.
655. Söyleyin de benim altına tamah etmedigimi, altını yaratandan altın elde ettigimi anlasın.
O Allah, öyle bir Allah’dır ki dilerse bütün yeryüzünü bastanbasa altın ve degeri biçilmez inci haline getirir.
Ey altını seçen, onu seven, onun için Allah mahser gününde bu yeryüzünü gümüsten halk edecektir.
Biz altına aldırıs bile etmeyiz... sanatlarımız çok bizim; bütün yeryüzündekileri altın haline getiririz biz!
Sizden altın mı isteriz biz? Biz sizi kimyager yaparız.
660. Sebe mülkü bile olsa vazgeçin o dünya mülkünden... suyun topragın dısında nice mülkler var!
Senin taht dedigin sey, tahtadan yapılma tuzaktır... kondugun yeri bas köse sanmıssın ama kapıda kala kalmıssın!
Sen daha kendi sakalına hüküm yürütemiyor, ona bile padisahlık edemiyorsun; artık nasıl olurda iyiye, kötüye
padisahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkısırsın?
Hstemedigin halde sakalın agarıyor... gayri ey egri ümitli, sakalından utan!
Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibindir, kendisine bas egene bu topraktan yaratılan dünya söyle dursun, yüzlerce
mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.
665. Fakat Allah tapısında bir secde, sana iki yüz devlet ve saltanattan daha hos gelir.
Ben ne mal isterim, ne mülk... ne devlet isterim, ne saltanat... bana o secde devletini ihsan et, yeter diye aglayıp
sızlanmaya baslarsın!
Cihan padisahları, kötülüklerinden dolayı kulluk sarabından bir koku bile almamıslar.
Yoksa onlar da Edhem gibi, hemencecik cosarlar, sarhos olurlar, dünya saltanatını vurup kırarlardı!
Fakat Allah, bu âlem dursun, mamur olsun diye gözlerini agızlarını kapamıstır.
670. Bu suretle de onlara taht ve taç tatlı gelir, âlemdeki halktan haraç alalım derler...
Fakat haraç ala ala kum gibi altın yıgsın yine ölür, geberirsin, onlar senden arta kalır!
Mal, mülk, devlet ve altın, canına yoldas olmaz... sen altın ver de görüsünün kuvvetlenmesi için sürme al!
Bu sürmeyi çek de su âlemin daracık bir kuyu oldugunu gör; Yusufcasına ipe el at!
Kuyudan çıkıp dama yücelince görenler, müjde, iste bize bir köle desinler!
675. Kuyuda göz, akisler yapar, insana hayaller görünür... onların en bayagısı sudur: Tas altın seklinde görünür!
Oyun zamanı çocuklarda kızısırlar... o tas topaç kırıklarını altın ve mal görürler ya.
Fakat Allah ârifleri kimyager olmuslardır da onlara madenler bile degersiz görünür artık!
Dervisin, seyhleri rüyâda görüp kazanmaya ugrasmadan ve ibadetten kalmadan helâl bir rızık dilemesi, onlarında onu
irsâd etmeleri, dagdaki acı ve eksi meyvaların, seyhlerin himmetiyle dervise tatlı gelmesi
Dervisin biri hikâye etti: Ben rüyâda Hızır’a mensup olan erenleri gördüm.
Onlara: “ Helâl olan ve hiç vebâli bulunmayan rızkı nereden elde edeyim? dedim.
680. Beni daglara ormanlara götürdüler... ormanlarda meyveleri silktiler.
Allah, himmetimizle bunları sana tatlı etti...
Hemen ye bunlar temiz, helâl ve sayısız... aynı zamanda ugrasmaksızın, basın agrımadan, yükünü çekmeden, yukarı
asagı kosmadan elde edilen rızıklardır dediler.
Onları yedim, sözümde öyle bir feyiz, öyle bir tesir hâsıl oldu ki sözlerim, akılları hayran etmeye basladı.
Rabbim dedim, bu bir imtihan...sen bana bütün halktan gizli bir ihsanda bulun!
685. Söz söyleyemez bir hale geldim... hos bir gönüle sahip oldum; zevkimden nar gibi yarıldım!
Dedim ki içimdeki bu zevk yok mu ya... cennette bundan baska bir zevk olmasa bile,
Baska bir nimet istemem... bunu bırakıp da ceviz ve seker yemege girismem!
Kazancımdan elimde bir iki habbe kalmıstı. Onları cübbemin yenine dikmistim.
Dervisin bu parayı su oduncuya vereyim, çünkü ben seyhlerin kerametiyle rızık elde ettim demesi, oduncunun, dervisin
bu niyetini anlayıp incinmesi
Dervisin biri de odunculuk etmekteydi... yorgun argın ormandan geldi.
690. Onu görünce dedim ki: Artık benim rızıkla isim yok... bundan sonra rızık için gam yemiyorum.
Kötü meyveler bana güzel ve hos gelmekte... husûsi bir rızka nâil oldum ben.
Mademki bogaz derdinden kurtuldum, birkaç habbem var, onları suna vereyim...
Su oduncuya bagıslayayım da o da iki üç güncegiz rızık derdinden kurtulsun!
Oduncu içinden geçeni anlıyormus megerse... çünkü kulagı, Allah nuruyla nurlanmıs!
695. Her düsünce , ona göre bir sise içindeki kandil gibi. Hepsini görüyormus!
Hçten geçen ondan saklanamıyor... o, bütün gönüllerden geçenlere emîr kesilmis!
O sırrına sasılacak er, benim bu düsünceme karsı agzının içinden söylenip durmaktaydı.
Padisahlar hakkında böyle düsünüyorsun ha... onlar, sana rızık vermeseler nasıl rızıklanacaksın ki demekteydi.
Ben sözünü anlayamıyordum ama azarlanması gönlüme iyice aksediyordu.
700. Derken aslan gibi heybetle önüme geldi, sırtındaki odun demetini yere bıraktı.
Odunları yere korken halindeki heybetten yedi âzami bir titremedir aldı!
Dedi ki:Yarabbi, senin duaları kutlu izleri yomlu has kulların varsa,
Onların hürmetine lûtfunun bir sanat göstermesini diliyorum... simdicek bu odun yıgını altın olsun!
Bunu der demez bir de gördüm ki odunlar altın olmus, yeryüzünde ates gibi parlayıp duruyorlar!
705. Ben bunu görünce kendimden geçtim... bir hayli zaman baygın kaldım. O saskınlıgım geçip kendime gelince,
Dedi ki: Allah’nın o ulular, gayret sahibi ve söhretten kaçar kisilerse,
Onların hürmetine yine bu altını hemen odun yap, eski haline getiriver!
Bu söz üzerine derhal o altın dallar, yine odun oldu... o erin isini görünce akıl da sarhos oldu, kendisinden geçti. Bakıs
da!
Ondan sonra odunlarını yükleyip yürüdü... hızlı hızlı önümden sehre gitti!
710. O padisahtan, ardından gidip müsküllerini sormak, sözünü duymak istedim ama,
Heybeti mâni oldu gidemedim... bayagı kisilerin has erlere varmasına yol yok!
Eger biri can- bes vererek yol bulursa bu da onların rahmeti ve cezbesiyle olur.
Su halde o tevfike erismeyi ganimet bil...eger bir dogru erin sohbetini bulduysan bunu fırsat say!
Padisaha yakın oldugu, padisahın yakınlıgına erdigi halde bu kutlulugu degersiz görüp yolundan olan ahmaga
benzeme!
715. Ahmak kurbanlık koyundan bol ve iyi bir parça verdiler mi “Bu, galiba öküz budu” der.
A iftiracı, bu öküz budu degil ... fakat esekliginden sana öküz budu görünmede.
Bu rüsvetsiz verilen padisah ihsanı... bu rahmet yüzünden verilen husûsi bir ihsan!
Süleyman aleyhisselâm’ın Belkis’in imana gelmesi için elçilerin tez gitmesini emretmesi ve onları tesviki
Süleyman Peygamber de savasacagı yerde Belkıs’ın adamlarını ve askerini kendisine çekti.
Ey azizler dedi, çabucak gelin... çünkü cömertlik denizi dalgalanmaya basladı.
720.Köpüren dalgaları, her an kıyıya zararsız, ziyansız, yüzlerce inci atar!
Ey dogru yolu bulanlar, salâ dedim size... Rıdvan, simdicek cennet kapısını açtı.
Süleyman dedi ki: “ Ey elçiler, gidin, Belkıs’a varın, onu bu dine inandırın!
Deyin ki: Hep buraya gelin... çabuk süphe yok ki Allah, sizi esenlik yurduna çagırtmada!
Ey devlet isteyen, tez buraya gel... bu zaman, feyiz zamanı, kapıların açıldıgı çag!
725. Ey dilemeyen sen de gel... sen de gel de bu vefalı sevgiliden dilek sahibi olasın!
Allah sırrını kutlasın,Hbrahim Edhemin ülkesinden göçmesindeki sebep ve Horasan saltanatını terk etmesi
Sen de Edhem gibi devlet ve saltanatı hemencecik terk et de ebedi bir saltanata eris!
Hbrahim Edhem, geceleyin tahtında uyumaktaydı.Gözcüler, bekçiler de damda gürültü edip duruyorlardı.
Padisah, bekçilerin hırsızları ve kötü kisileri defetmelerini istemiyordu.
Çünkü kendisinin adâlet sahibi oldugunu, kendisine hiçbir kötülük gelmeyecegini biliyordu, gönlü emindi.
730. Muratları, dilekleri koruyan adalettir... geceleyin damlarda sopalarını kakıp gezen bekçiler degil!
Fakat padisahın, rebap sesini dinlemeden maksadı, istiyaklar çekenler gibi Allah hitabını hayal etmekti.
Zurna ve davul sesleri, bir parçacık o külli nefirin, kıyamet gününde çalınacak olan Sur’un sesine benzer.
Hakîmler, bu musikî nagmelerini göklerin dönüsünden aldık demislerdir.
Halkın tanburla çaldıgı, agızla söyledigi bu sarkılar, nagmeler, hep gögün hareketinden alınmadır.
735. Müminler derler ki cennetin tesiriyle bütün kötü ve çirkin sesler de latif olur.
Biz hepimiz Âdem’in cüz’üleriydik...cennette o nagmeleri dinledik, duyduk!
Gerçi suyla toprak, bize bir süphe verdi ama yine o nagmeleri birazcık hatırlıyoruz.
Fakat musibet topragıyla karıstıktan sonra bu zir ve bem perdeleri, nereden o nagmeleri verecek?
Su, sidik ve pislikle karısınca bozulur, mizacı acı ve sert bir hale gelir.
740. Hnsanın cesedinde de birazcık su vardır... sen onu sidik bile saysan yine atesi söndürür ya!
Su, pis bile olsa yine tabiatı bakidir... o tabiatla gam atesini söndürür!
Hs bu yüzden güzel sesi dinlemek âsıklara gıdadır... çünkü güzel ses dinlemede kalp huzuru ve Allah ile birlesme zevki
vardır.
Adamın içindeki hayâller kuvvetlenir, hattâ hayaller, o güzel sesten, o güzel nagmeden suretlere bürünür.
Suya ceviz atanın atesi nasıl kuvvetlendiyse ask atesi de güzel seslerle kuvvet bulunur!
Susuz adamın ceviz agacına binip silkelemesi ve cevizlerin çukuddaki, erisemedigi suya düsmesi, bu suretle suyun
sesini duyup onunla zevklenmesi, neselenmesi
745. Su, pek derin yerdeydi... susuzun biri suyun üst tarafında bulunan ceviz agacına binmis, agacı silkeliyordu.
Agaçtan cevizler, suya düstükçe suyun sesini dinliyor, sudan meydana gelen habbeleri seyrediyordu.
Bir akıllı adam, bunu görüp dedi ki: Yigidim bu cevizler, seni susatır!
Suya bir hayli ceviz düsüyor ama su derinde... senden uzakta!
Sen, yukarıdan asagıya zahmetlerle ininceye kadar su da onları daha uzaga götürecek!
750. Adam dedi ki: Benim bu agaç silkelemeden maksadım ceviz toplamak degil... görünüse bakma da maksadıma iyi
dikkat et!
Benim maksadım suyun sesini isitmek ve suda hâsıl olan su habbeleri görmektir.
Âlemde susuzun, daima havuzun çevresinde dönüp dolasmaktan baska ne isi var?
Hacının Kâbe’nin çevresini tavaf etmesi gibi o da ırmagın, suyun çevresinde dolanır, suyun sesini dinler durur!
Hste ey halk ziyâsı Hüsameddin, o susuzun maksadı gibi benim de bu Mesnevi’den maksadım sensin.
755. Mesnevi, ferileri bakımından da, asılları bakımından da tamamı ile senindir... onu sen kabul etmissindir.
Padisahlar, iyiyi de kabul ederler, kötüyü de ... bir seyi kabul ettiler mi artık reddetmezler.
Mademki bir fidan diktin, onu sula... mademki açtın dügümleme!
Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın, onu siir halinde söylemedeki muradım senin sesindir.
Bence sesin, Allah sesidir... âsık, hâsa; sevgilisinden ayrılmaz.
760. Nâsın caniyle nâsın rabbi arasında keyfiyetsiz, kıyasa sıgmaz bir ulasma, bir birlik vardır.
Fakat nâs dedim, nesnas degil... nâs canın canı olan Allah’ya âsina olanlardır, baskaları degil!
Nâs dedigim adamdır, adam nerede? Sen adamların basını, görmedin, kuyruksun sen!
“Görünüste o topragı atan sen idin, hakikatte Allah idi” âyetini okumussun ama cisimden ibaretsin, cüz’ülerde kala
kalmıssın!
A ahmak, cisim ülkeni Belkıs gibi Süleyman Peygamber için terk et!
765. Lâhavle diyorum ama sözümden degil... o kötü düsüncelinin vesveselerinden lâhavle demekteyim!
Çünkü o, benim sözlerime karsı hayallere düsmekte, gönlündeki vesveseler ve süpheden dogan inkârlar yüzünden
hayaller kurmaktadır.
Lâhavle diyorum; yani çaresi yok... çünkü senin gönlünde benim sözlerimin zıddı olan düsünceler ve sözler var!
Sözlerim, bogazına tıkıldı kaldı, artık ben sustum... hadi sen, sana lâyık olanı söyle bakalım!
Güzel sesli bir neyzen ney çalarken ansızın asagı tarafından bir yeldir çıktı!
770. Neyzen neyi asagı tarafına tutarak, hadi bakalım dedi... benden iyi üfleyeceksen üfle!
Ey müslüman,edep nedir diye arar sorarsan bil ki edep, ancak her edepsizin edepsizligine sabır ve tahammül
etmektir.
Kimi falan adamın huyu kötü, tabiatı fena diye sikayet eder görürsen,
Bil ki bu sikâyetçinin huyu kötüdür; kötüdür ki o kötü huylunun kötülügünü söylüyor!
Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara tahammül eden, onların kötülügünü söylemeyen kisidir.
775. Fakat seyh, birisinin kötülügünü söylerse bu, Allah emriyledir, kızgınlıga, heva ve hevese uymadan degil!
Onun sikâyeti, sikâyet degildir, onu ıslahtır... o sikâyet, peygamberlerin sikâyetine benzer.
Peygamberlerin sabırsızlıgı, bil ki Allah emriyledir... yoksa onların hilmi, kötü seylere tahammül eder.
Onlar kötülüge tahammül ede ede tabiatlarını öldürdüler... artık onlardan bir tahammülsüzlük zuhur ederse
kendilerinden degildir, Allah’dandır.
Ey Süleyman, kuzgunla dogan arasında Allah hilmine bürün de bütün kuslarla uzlas!
780. Ey hilmi, yüzlerce Belkıs’ı zebun eden, ey “Rabbim, kavmine sen dogru yolu göster, onlar bilmiyorlar” diyen!
Süleyman aleyhisselam’ın,Belkis’e sirkte ısrar etme,imana gelmeyi geciktirme diye tehdit ederekhaber göndermesi
Belkıs, kendine gel, aklını basına topla... yoksa fena olur. Askerin, sana düsman kesilir, senden döner!
Perdecin, perdeni yırtar... canın, canına düsmanlık eder!
Yerdeki, gökteki zerrelerin hepsi, sınama çagında Allah askeridir.
Yerli gördün ya, Âd kavmine ne yaptı! Suyu gördün ya, tufanda neler etti!
785. O kin denizi Firavun’a ne isler açtı... bu yeryüzü Karun’a ne isler gösterdi!
Ebabil kusları, file neler etti... sivrisinek, Nemrud’un basını nasıl yedi!
Davud, eliyle koca tası kaldırıp atınca tas tam altı yüz parçaya bölündü, ordu da bozguna ugradı!
Lût’un düsmanlarına tas yagdı da nihayet kara su içinde dalga yutup boguldular!
Âlemdeki cansız seylerin akıllıca peygamberlere ettikleri yardımları söylemeye kalkıssam,
790. Mesnevi o kadar büyük ki kırk deve bile âciz olur, çekemez!
El, kafirin aleyhine sahadette bulunur; Allah askeri olur, Allah’nın buyruguna bas kor!
Ey iste, güçte Allah’nın zıddına ders gösteren, kork... sen de Allah askerleri arasındasın.
Cüz’ünün cüz’ü bile ona uymustur, onun askeridir. Simdi nifak yüzünden sana muti görünür!
Allah, gözüne, “Onu sık” dese göz agrısı senin yüzlerce defa kökünü kazır!
795. Disine “Ona bir ceza ver” dese bir de bakarsın ki disin, kulagını çekip burmaya baslar!
Tıp kitabını aç da hastalıklar bahsini oku... ten askerinin neler yaptıgını gör!
Mademki her seyin canının canı odur, canın canıyla düsmanlıga girismek kolay mıdır?
Belkıs, cin ve seytan askerlerini bir tarafa bırak, çünkü onlar, benim emrime canla basla uyarlar, benim hükmümle
saflar yararlar!
Belkıs, önce saltanatı bırak... çünkü beni buldun mu bütün devlet ve mal, mülk senin olur!
800. Yanıma gelince zaten anlayacaksın ki bensiz bir hamam naksından, hamamdaki bir resimden ibaretmissin!
Resim, ister padisah resmi olsun, ister zengin resmi ... degil mi ki resimdir, candan nasibi yoktur!
O, baskaları için bezenmistir... beyhude yere agzını, gözünü açmıstır.
Sen, kendi kendine savasa girismissin... baskalarını kendin olarak tanımamıs, anlamamıssın!
Sen hangi surette rastlasan, bu, benim diye durup kalıyorsun ama vallahi o, sen degilsin!
805. Bir zamancagız halktan uzaklassan, yapayalnız kalsan ta bogazına kadar gama, endiseye batarsın.
Halbuki bu, nasıl sen olabilir? Sen o tek kisisin; Sen kendinin güzelisin, kendinin dilberisin, kendinin sarhosusun!
Kendinin kusu, kendinin avı, kendinin tuzagısın... kendinin bas kösesi, kendinin dösemesi, kendinin damısın!
Cevher ona derler ki varlıgı, kendi kendine olsun... onunla var olan, onun feri bulunan sey, arazdır.
Sen de Âdemogluysan onun gibi ol, bütün zürriyetleri kendinde gör!
810. Testide ne vardır ki nehirde olmasın... evde ne vardır ki sehirde bulunmasın!
Bu âlem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem odadır, gönülse görülmedik ve sasılacak seylerle dolu bir
sehir!
Süleyman aleyhisselâm’ın,benim senin imana gelmeni istemem;ancak Allah rızası içindi;ne nefsinde,ne güzelliginde,ne
de saltanatında bir zerre garezim yok..Allah nuruyla gözüm açılsın,sen de görürsün demesi
Hemencecik gel... ben, seni davet eden bir elçiyim... ecel gibi sehveti öldürücüyüm, sehvete esir degil!
Hattâ sehvetin olsa bile sehvette emîrim... bir güzelin yüzünü görüp sehvet esiri olmam ben!
Aslımızın aslı, Halil ve bütün peygamberler gibi putları kıran kisilerdir.
815. Ey esir, biz put haneye girsek bile puta secde etmeyiz, put bize secde eder.
Ahmed de put haneye gitti, Ebu Cehil de... fakat bunun gitmesiyle onun gitmesi arasında pek büyük bir fark var!
Bu put haneye girdi mi putlar bas kor, secdeye kapanır... o girdi mi ümmetler gibi putlara secde eder!
Sehvete mensup olan bu âlem de put hanedir... Hem peygamberlere yuvadır, hem kâfirlere!
Fakat sehvet, pak kisilere kuldur... halis altını ates yakmaz!
820. Kâfirler kalptır, temiz kisilerse altına benzerler. Her iki kısım da bu potanın içindedir.
Potaya kalp olan girdi mi hemen kararır... altın girdi mi altınlıgı belli olur.
Altın, elini kolunu açar da potaya atılır, ates içinde hos bir surette gülümser durur!
Âlemde cismimiz, bizim yüzümüzü örtmektedir... biz, samanla örtülü deniz gibiyiz!
Din padisâhına toprak diye bakma a bilgisiz! Melûn Seytan da Âdem’e bu bakısla bakmıstı.
825. Sen söyle bana bakayım... hiç bu günes, balçıkla sıvanabilir mi?
Nura yüzlerce toz toprak döksen yine görünür, yine bas gösterir, parlar!
Saman da nedir ki suyun yüzünü örtsün! Toprak da kim oluyor ki günesi kapatabilsin!
Kalk ey Belkıs, Ethem gibi padisâhcasına su iki üç günlük saltanat dumanını dagıt!
Allah sırrını kutlasın,Hbrahim Edhem’in arta kalan hikâyesi
O iyi adlı, iyi sanlı padisâh, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, bir hay huy duydu.
830. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu... kendi kendine kimin ne haddine dedi.
Sarayın penceresinden “Kim o... bu, insan olamaz, peri olmalı herhalde” diye seslendi.
Hiç görülmemis bir bölük halk, damdan baslarını indirdiler... dediler ki: Kaybımız var, gece vakti onu arayıp
duruyoruz.
Hbrahim Edhem “Ne arıyorsunuz?” dedi. Dediler ki: Develerimizi! Hbrahim Edhem “Damda deve arandıgını kim
görmüs?” deyince,
Dediler ki: “ Peki... öyleyse sen taht üstünde oturur, padisahlık ederken Allah’yı bulmayı nasıl arıyor, nasıl
umuyorsun?”
835. Hste bu oldu, bundan sonra bir daha Hbrahim Edhem’i kimse görmedi... peri gibi insanların gözünden kayboldu!
Kendisi, halkın gözü önündeydi ama mânası gizliydi... halk, sakaldan, hırkadan baska neyi görür ki?
Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de... iste ondan sonra zümrüdü anka gibi âlemde meshur oldu.
Hangi kusun canı, Kafdagına geldiyse bütün âlem onu söyler, ondan bahseder.
Bu dogu nûru da Sebe’e vurunca Belkıs’a da, oradaki halka da bir velveledir düstü!
840. Ölmüs ruhların hepsi dirildiler, kanat çırptılar... öldüler, ten mezarlarından bas kaldırdılar!
Birbirlerine “Bak... gökten bir sestir geldi” diye müjde vermeye basladılar.
O sesten dinler gürbüzlesti... Gönüllerin dalları, yaprakları yeserdi!
Süleyman’dan gelen o nefes, Sur üfürülmüs gibi ölüleri mezarlarından kurtardı.
Ey dinleyen, yakini Allah daha iyi bilir ya, bu devir geçti... ( Kendi zamanına ve zamanının Süleyman’ına dikkat et de)
bundan böyle kutluluk senin olsun!
Sebe’nin ehlinin geri kalan hikayesi,Süleyman aleyhisselâm’ın Belkıs’ı ve kavmini dogru yola getirmesi,her birinin haline
göre din ve gönül müsküllerini halletmesi,her cins kusun,kendi cinsinden olan kusu,o kusun ötüsüyle,o kusun yiyecegi
seylerle avlaması
845. Hstiyak çekercesine Sebe’e ait hikâyeyi söylüyorum... çünkü seher yeli, lâlelige esip geldi!
Bedenler, vuslat günlerini buldu... çocuklar asılları olan analarına, babalarına kavustular.
Ümmetler içinde gizli olan ask ümmeti, çevresini kınamalar kaplamıs cömertlige benzer.
Ruhların asagılanması, bedenler yüzündendir. Bedenlerin yüceligi, ruhlardandır!
Ey asıklar, arı- duru sarap sizindir, size sunulur. Baki olan sizsiniz, beka sizindir!
850. Ey! Yüreklerinde âsk derdi olmayanlar, kalkın âsık olun... iste Yusuf’un kokusu gelmekte, hemen koklayın, o
kokuyu alın!
Ey Süleyman’a mensup kus dili, gel! Hangi kusun sesi gelirse ona göre nagmeler düz!
Allah sesini kuslara göndermistir... her kusun nagmesini sana ögretmistir!
Cebrî olan kusa cebir dilince söyle ... kanadı kırılmıs olana sabırdan bahset!
Sabreden kusu hos gör, affet... Anka’ya Kaf dagının vasıflarını oku!
855. Güvercine dogandan korunmasını emret... dogana hilmi anlat, can yakmadan çekinmesini söyle!
Çaresiz kalan, nurdan mahrum olan yarasayı nura es et, nura âsina kıl!
Savasan keklige sulh ögret... horozlara sabah çagının alâmetlerini göster!
Hüthütten karakusa kadar bütün kuslara böylece yol göster... Allah, dogruyu daha iyi bilir!
Belkıs’ın saltanattan kurtulusu,iman sevkiyle mest olusu,memleketinden hareket esnasında tahtından baska her seyden
vaz geçisi
Süleyman, Sebe’deki kuslara bir ıslık çalınca hepsini kendisine bend etti.
860. Ancak canı ve kanadı olmayan, yahut balık gibi aslından sagır ve dilsiz olan müstesna!
Hayır... yanlıs söyledim, sagır bile Allah vahyine karsı bas koyup secde etse Allah ona duygu ihsan eder.
Belkıs, canla, gönülle Süleyman’a gitmeyi kurdu... geçmis zamanlarına acıklandı!
Âsıkların adı sanı, ârı namusu terk ettikleri gibi o da malını, mülkünü terk etti.
O nazlı nazenin kölelerle cariyeler, gözüne porsumus, kokmus, çürümüs sogan gibi görünmeye basladı.
865. Baglar, köskler, ırmaklar, ask yüzünden gözüne külhan gibi görünüyordu.
Ask, kızıstı da akın etti mi bütün güzeller, göze çirkin görünür.
Ask gayreti, zümrüdü bile insanın gözüne pırasa kadar âdi gösterir... Hste “Lâ” nın mânası budur.
Ey sıgınacak yer arayan, “Lâ ilâhe illâ Hû” budur... ay bile sana kararmıs çömlek gibi görünür!
Belkıs da hiçbir mala hiçbir hazineye, hiçbir degerli seye ehemmiyet vermiyordu... yalnız tahtından geçememisti.
870. Süleyman, Belkıs’ın gönlündekini anladı... çünkü Süleyman’ın gönlünden Belkıs’ın gönlüne yol olmustu!
Karıncaların sesini bile duyan, elbette uzaktakilerin feryadını da duyar.
“Bir karınca dedi ki” sırrını söyleyen, bu köhne kemerin, bu eski dünyanın sırrını da bilir.
Uzaktan gördü ki o kendisini bile teslim eden Belkıs’a, yalnız tahtından ayrılmak acı geliyor!
Bunun sebebini söylesem, tahtına neden bu kadar âsıktı... anlatmaya kalkıssam söz uzar.
875. (Belkıs, tahtla aynı cinsten degildi... dogru, fakat) bu kalem de duygusuzdur, kâtiple aynı cinsten degildir ama ona
munistir, estir, arkadastır.
Her sanatın aleti de böyle cansızdır ama canlı olan sanatkârın munisidir.
Anlayıs gözünde nem olmasaydı bu sebebi daha açık anlatırdım!
Taht haddinden fazla büyüktü; nakledilmesine imkân yoktu.
Pek ince sanatlıydı... beden gibi eczası, tamamı ile birbirine bitismisti... ayrılıp götürülmesi de mümkün degildi,
kırılabilirdi.
880. Süleyman dedi ki: Sonunda tahttan da, taçtan da soguyacak ya!
Can, birlik âlemine ulasır, o âlemden bas gösterirse birligin nuruna karsı bedenin nuru kalmaz artık.
Hnci,denizin dibinden çıktı mı denizdeki köpüklerle çer çöpü hor hakîr görürsün!
Nurlar saçan günes dogdu, bas gösterdi mi artık akrebin kuyrugunda kim yurt tutmak ister?
Fakat bütün bunlarla beraber yine de onun tahtını getirtmek lâzım.
885. Getirtmeli de bulustugu vakit üzülmesin... çocukça dilegi yerine gelmis olsun.
O taht bizce âdi bir sey ama onca pek aziz...ne yapalım, hurilerin sofrasında birde seytan bulunsun!
Hem o nazlı tahtı, sonradan Eyaz’a hırkasıyla çarıgı nasıl ibret olduysa ona da ibret olur!
Bu tahta bakar da neye tutuldugunu, nereden nereye geldigini, ne haldeyken ne hale büründügünü bilir,anlar!
Allah da topragı, meniyi ve et parçasını daima bizim gözümüz önünde tutmuyor mu?
890. A kötü niyetli bak... seni ne halden ne hale getirdim? Simdi onlardan nefret ediyorsun degil mi?
Sen o devirlerde o topraga, meniye, et parçasına asıktın... o zamanlar bu kerem ve ihsanı inkâr ediyordun!
Önce toprak halindeyken ( ben nereden akıl ve ruh sahibi olacagım diye) inkârda bulunuyordun ya... bu kerem ve
ihsan, o inkârını gidermek içindir.
Canlanman, evvelki inkârına karsı reddedilmez bir delildir... su hastalıgın dermandan da beter oldu ya!
Topragın bu isi yapmasına imkân mı var... meni, düsmanlıkta bulunur, inkâra düser mi hiç?
895. O zamanlar gönülsüz ve ruhsuzdun... bu yüzden düsünceyi de inkâr ediyordun, inkârı da!
Cemadken insan olacagını inkâr ederdin, simdi de hasr olmayı inkâr etmede ayak diredin!
Sen suna benzersin: Adam gelir, kapıyı döver de ev sahibi, içerden “ Ev sahibi evde yok diye bagırır.
Kapıyı döven bu “Ev sahibi evde yok” sözünden anlar ve ev sahibi içerdedir... halkadan elini çekmez!
Senin inkârın da Allah’nın cemad âleminden yüzlerce hasirde bulundugunu, yüzlerce can yarattıgını gösterir, belli
eder!
900. Su ve topragın “Hel etâ” dan inkâr dogurmasına dek, (insanın aslî maddesi bile yokken nihayet sudan, topraktan
meni haline gelip duygu ve görgü sahibi olmasına kadar) nice sıfatlar düzüldü, kosuldu!
Hste su ve toprak (yani insan) da (inkarda bulunuyor ama hakikâtte) inkâr etmemekte... yalnız o ev sahibi gibi “ o
haber veren içerde yok” diye bagırmakta!
Bunu yüz türlü açar, anlatırım ama ince sözlerden insanın aklı sürçer... onun için vazgeçiyorum!
Süleyman aleyhisselâm’ın Belkıs’ın tahtını Sebe’den getirtmeye bir çare bulması
Bir ifrit dedi ki: Sen daha yerinden kalkmadan ben, tahtını getiririm.
Asaf da “ Hsm-i âzam kudretiyle ben, bir anda bu tahtı buraya getiririm” dedi.
905. Hfrit, sihirde üstattı ama o taht, Asaf’ın nefesiyle geldi.
Belkıs’ın tahtı derhal Süleyman’ın huzurunda belirdi... fakat Asaf’ın himmetiyle; ifritlerin hilesiyle degil!
Süleyman, Allah’ya hamd olsun dedi... bu nimeti de âlemlerin Rabbi’nin lûtfuyla gördüm, bunun gibi yüzlercesini de!
Sonra tahta baktı da dedi ki: Evet sen ahmakları aldatabilirsin ey agaç!
Naksedilmis, bezenmis tahta ve tas önünde nice aptallar bas kor, secde eder!
910. Secde edenin de canından haberi yoktur, secde edilenin de...ancak canından bir hareket ve azıcık bir eser
görmüstür, iste o kadar!
Sasırıp kaldıgı sıralarda tasın söz söyledigini, isarette bulundugunu görmüste büsbütün hayretlere dalmıstır!
O kötü kisi, ibadet tavlasını yerinde oynamamıstır da bu yüzden tastan aslanı sahici aslan sanmıstır.
Hakiki aslan da, kereminden cömertlik etmis, hemencecik köpegin önüne bir kemik fırlatıp atmıs...
O köpek, dogru özlü degil ama bizim kemik verisimiz umumî bir lütûftur,demistir!
Halime’nin Mustafa aleyhisselâm’ı sütten kesince kaybetmesi ve putlardan yardım istemesi,putların titreyip secdeye
kapanmaları,Mustafa sallallahu aleyhi vesellem’in ululuguna sahadet etmeleri
915. Sana Halime’nin gizli hikâyesini söyleyeyim de gönlünden gam gitsin!
Mustafa’yı sütten kesince feslegen ve gül gibi elini alıp bagrına basarak...
Her iyi ve kötüden kaçırıp esirgeyerek o padisahlar padisahını atasına teslim etmek üzere Mekke’ye geldi.
O emaneti, zayi etmeden korkarak Kâbe’ye geldi, Hatîm’e girdi.
Fakat bu sırada havadan “ Ey Hatîm, sana pek büyük bir günes dogdu...
920. Ey Hatîm, bugün sana cömertlik günesinden yüz binlerce nur isabet ediverdi...
Ey Hatîm, bugün sana, talih ve bahtın, ardında çavus oldugu ulular ulusu bir padisah gelip kondu...
Süphe yok ki yeni bastan yücelikler âlemine mensup canların konagı olacaksın...
Tertemiz canlar her yandan bölük bölük, takım takım, sevklerinden sarhos olarak sana gelecekler” diye ses geliyordu.
Halime bu sese sasırıp kaldı... ne önde kimse vardı, ne artta!
925. Altı cihette de kimse yoktu... fakat bu canlar feda olası ses, ardı ardına gelip durmaktaydı.
Halime, o güzel ses nereden geliyor, kim söylüyor diye arastırmak üzere Mustafa’yı yere bıraktı.
Her tarafa göz gezdirdi... o sırlar açan, gizli seyler söyleyen padisah nerede diye her tarafa baktı.
Yarabbi, böyle yüce bir ses sagdan, soldan gelmede... fakat söyleyen kim?diyordu.
Kimseyi göremeyince sasırdı, ümidi kesildi, söyleyeni bulamayacagını anladı... sögüt dalı gibi her tarafı tir tir
titriyordu.
930. Tekrar o aklı basında olan çocugu bıraktıgı yere döndü... bir de ne baksın, Mustafa, koydugu yerde yok!
Büsbütün sasırdı... Konagı dertlerle karardı âdeta!
Su yana, bu yana kosup bagırmaya, bir tanecik incimi kim aldı benim diye feryat etmeye basladı.
Mekke’liler biz bilmiyoruz... hattâ orada bir çocuk oldugunu bile görmedik dediler.
Halime öyle bir feryat edip aglamaya basladı ki onun aglamasını görüp baskaları da agladılar!
935. Gögsünü döverek öyle yanık yanık aglıyordu ki aglamasına bakıp yıldızlar bile aglamaya koyuldular!
Halime’yi, yardım istemek üzere putlara götüren ihtiyar Arap
Bu sırada ihtiyar bir adam, elindeki sopasını kaka kaka çıkageldi. Dedi ki: “A Halime, basına ne geldi senin ?
Neden böyle aglıyor, yasla cigerler daglıyorsun?”
Halime “Ben Ahmed’in inanılır, güvenilir süt ninesiyim...onu atasına teslim etmek üzere getirdim.
Fakat Hatîme gelince kulagıma havadan sesler gelmeye basladı.
940. Gökten gelen o sesleri duyunca çocugu oraya bıraktım...
Bu sözleri kim söylüyor, göreyim dedim... çünkü pek lâtif, pek güzel bir sesti o.
Ne etrafımda kimseyi gördüm, ne de bir an o ses kesildi.
Sasırıp kaldım, saskınlıkla suraya buraya giderken bir de baktım ki çocuk, koydugum yerde yok... eyvahlar olsun,
yazık oldu bana!”
Hhtiyar, “Meraklanma, kederlenme... ben sana bir padisah göstereyim.
945. O sana çocugun ne oldugunu, nereye gittigini, nerede bulundugunu söyler” dedi.
Halime, canım feda olsun sana ey güzel yüzlü, tatlı sözlü ihtiyar!
Hadi, hemen bana o yüce bakıslı padisâhı göster de çocugun halinden haber alayım, dedi.
Hhtiyar, Halime’yi Uzza’nın yanına götürdü... dedi ki: “Bu put, kayıpları haber vermede tecrübe edilmistir.
Biz, ona tapı kılarak vardık mı binlerce kaybımızı bulmustur.”
950. Hhtiyar, puta secde edip derhal “Ey Arabın velinimeti, ey cömertlik denizi!
Ey uzza! Sen bize nice lûtuflarda bulundun da biz tuzaklardan kurtulduk.
Lutûfların yüzünden Arap’ta hakkın var... Arab’ın sana ram olması farz olmustur.
Sad kabîlesinden olan Halime, derdine derman olacagını umarak senin gölgene gelip sıgındı.
Onun bir küçük çocugu kaybolmus... adı Muhammedmis!”dedi.
955. Arap, Muhammed derdemez derhal bütün putlar yere kapandılar, secde ettiler.
“A ihtiyar, Muhammed’i ne çesit arayıs bu? Biz onun yüzünden isten kalacak, hor hakîr olacagız!
Biz onun yüzünden yüz üstü düsecegiz, taslanacagız... onun yüzünden kârımıza kesat gelecek, ayarımız mahvolacak!
Fetret zamanında hevâ ve heves ehlinin arada bir bizden gördükleri o hayaller,
Onun devri gelince yok olacak... su görününce teyemmümün hükmü kalmayacak!
960. A ihtiyar, uzaklas bizden sınama atesini alevlendirme; Ahmed’in kıskançlıgıyla bizi yakma!
Allah askına uzaklas ey ihtiyar... uzaklas da takdir atesi, seni de bizimle beraber yakmasın!
Biliyor musun ki bu, âdeta ejderhanın kuyrugunu sıkmaktır... hiç biliyor musun, bu ne çesit haber getiristir?
Bu haberden denizin de yüregi cosar, madenin de ... bu haberden yedi kat gök bile tir tir titrer!” dediler.
O gün görmüs, yas yasamıs ihtiyar, taslardan bu sözleri duyunca sopasını yere attı.
965. Titremeye basladı... o seslerden korkmustu; disleri takır takır birbirine vuruyordu.
Kısın çıplak adamın titremesi gibi titremekte “ Eyvahlar olsun, helâk olduk” demekteydi.
Halime ihtiyarın bu halini görünce büsbütün sasırdı, ne yapacagını unuttu.
Dedi ki: “ A ihtiyar, ben de mihnetteyim ama simdi temelli sasırdım kaldım!
An olur rüzgâr bana hatiplik eder, zaman gelir taslar edep ögretir!
970. Rüzgâr, bana söz söyler... tas ve dag, esyanın hakikatını anlatır!
Gâh olur gayb erleri, gökyüzünün yesil kanatlı melekleri çocugumu kaparlar!
Kime aglayıp sızlanayım... kime sikâyet edeyim?
Yüzlerce gönülle sevdalara kapılanlara döndüm simdi.
O çocugun gayreti, gayb sırlarını söyletmiyor, agzımı yumuyor benim...su kadar söyleyeyim: Çocugum kayboldu!
Fakat simdi baska bir sey söylesem halk, beni delirdi sanır, zincirlere vurur!”
975. Hhtiyar dedi ki: “Halime, sad ol... sükür secdesine kapan, yüzünü pek yırtma.
Gam yeme... o kaybolmaz, belki bütün âlem onda kaybolur!
Her an onun önünde, ardında yüzbinlerce gözcü bekçi var; onu korurlar.
Görmedin mi? O hünerli putlar, çocugun adını duyunca nasıl yerlere kapandılar, secde ettiler!
Bu devir yeryüzünde acayip bir devir... ben ihtiyarladım gittim de buna benzer bir sey görmedim.
980. Bu haberden taslar nasıl feryada geldiler ? Bilmem artık suçlulara neler olur?
Tasa biz mâbut diyoruz, mâbut olusta onun bir suçu yok ... sen de ona kul olmaya mecbur degilsin!
( Fakat ona sen mâbut diyorsun, o da bunu reddediyor, kabul etmeye mecbur.) O, mecburken bu derecede korkarsa
artık suçluya neler olacak, bir düsün!
Mustafa’nın ceddi Abdülmuttalib’in Halime’nin Muhammed aleyhisselâm’ı kaybettigini, sehrin etrafında dönüp dolasarak
aradıgını ve Kâbe’de aglayıp sızladıgını,Allah’dan Muhammed aleyhisselâm’ı bulmayı niyaz ettigini duyması
Mustafa’nın ceddi, Halime’nin halini, halk içinde aglayıp sızladıgını,
Sesi, bir millik mesafeye yetisecek kadar feryat ve figân ettigini duyunca,
985. Hsi anladı... eliyle gögsünü yumruklamaya, bagırıp aglamaya koyuldu.
Derken yana yakıla Kâbe kapısına gelip dedi ki: “ Ey gece sırlarını da, gündüzün gizlenen isleri de bilen Allah!
Kendimde bir hüner, bir marifet görmüyorum ki senin gibisiyle sırdas olayım.
Kendimde bir ehliyet görmüyorum ki bu kutlu kapıda makbule geçeyim.
Ne basımda bir deger var, ne secdemde... ne de aglamamla bir devlet gülümser benim.
990. Ancak o esi bulunmaz tek incinin yüzünde senin lûtuf eserlerini görmüsüm ey kerem sahibi Allah’m.
O bizden ama bize benzemiyor... biz hep bakırız, Ahmet kimya!
Onda gördügüm sasılacak seyleri ne bir dostta gördüm ben, ne bir düsmanda!
Bu çocuga ihsan ettigin faziletleri, birisi yüzyıl mücadelede bulunsa elde edemez”, nisanesini bile bulamaz.
Senin ona olan inayetlerini iyice gördüm... anladım ki o senin denizinin biricik incisi!
995. Ben de iste sana onu sefaatçı getirmedeyim... onun yüzü suyu hürmetine ey herkesin halini bilen Allah, o ne
haldedir; bana bildir!
Kâbe içinden derhal bir ses geldi: “simdi sana yüz gösterecek !
O yüzlerce devletle bizden nasip almıstır... yüzlerce bölük melek, onu korumadadır.
Onun zâhirini, âleme meshur edecegiz... bâtınını da herkes den gizleyecegiz!
Su ve toprak altın madeniydi; bizse kuyumcuyuz... gâh onu halhal yaparız, gâh yüzük!
1000. Gâh kılıç bagı yaparız... gâh aslanın boynuna tasma!
Gâh onu tahtı bezeyen turunç yaparız, gâh devlet isteyen padisahların basına taç ederiz!...
Bu toprakla asklarımız vardır bizim...çünkü o rıza ka’desine oturmustur.
Gâh ondan böyle bir padisah çıkarırız... gâh o padisahı da bir padisaha âsık ederiz!
O topraktan yüz binlerce âsık, yüz binlerce mâsuk yaratırız... hepsi de feryad-ü figandadır, arayıp taramadadır!
1005. Bizim isimize candan meyli olmayanın körlügüne isimiz budur iste!
Nevaleyi azıksızlar önüne koruz...iste o yüzden topraga bu faziletleri veririz biz.
Çünkü toprak, tozlu ve kapkara görünür ama içinde nurlu sıfatlar vardır.
Dıs yüzü iç yüzüyle savastadır... iç yüzü inci gibidir, dısı tasa benzer.
Dısı, biz, ancak buyuz der... içi, dikkat et, isin önüne, ardına iyi bak der!
1010. Dısı içimizde hiçbir sey yoktur diye inkârda da bulunur... içi hele dur da sana hakikatimizi gösterelim der.
Dısıyla içi savastadır... ve içi, dısına sabrettiginden Allah yardımına nail olur.
Hste biz bu eksi suratlı topraktan suretler düzer onun gizli gülümsemesini meydana çıkarırız.
Çünkü topragın dısı kederden, aglayıstan ibarettir ama içinde yüz binlerce gülüsler vardır.
Biz sırları açıga vururuz... isimiz budur bizim!Bu gizli seyleri pusudan çıkarır dururuz!
1015. Hırsız inkârdan gelir, susar bir sey söylemez ama sahne onu sıkıstırır, hırsızlıgını meydana çıkarır!Bu topraklarda
da nice nimetler çalmıstır...onu belâlara ugratır, ikrar ettirir.
Onun nice sasılacak çocukları var... Fakat Ahmet hepsinden üstün!
Yerle gök, bizim gibi iki çiftten böyle bir tek padisah dogdu diye gülmekte, sevinip neselenmektedir.
Gökyüzü nesesinden yarılmada ... yeryüzü, azadeliginden süsene dönmektedir!
1020. Ey güzel toprak, mademki dıs yüzün iç yüzünle savasta, çekiste...
Kim kendisiyle savasa girisirse nihayet hakikati, bulur, rengin, kokunun ( görünüsün ) düsmanı olur.
Karanlıgı nuruyla muharebeye girisenin can günesine zeval yoktur.
Bizim için sınamalara giren, bizim için çalısan kisinin ayagına gök bile sırt verir!
Zâhirin karanlıklardan feryat etmede ama içyüzün gül bahçesi içinde için de gül bahçesi!
1025. O, eksi suratlı sofiler gibi nur söndüren kisilerle karısıp uzlasmamak niyetinde.
Eksi suratlı ârifler, kirpiye benzerler...sert dikenlerin dibinde gizlice zevki safâdadır onlar.
Bahçe gizlidir de bahçenin çevresindeki diken meydanda... yani ey düsman hırsız, bu kapıdan uzaklas derler!
Ey kirpi, kendine dikeni bekçi yapmıssın... basını, sofiler gibi içine çekmissin.
Hstiyorsun ki su gül yüzlü, fakat diken huylu kisilerden hiç kimse, senin azıcık bir zevkine bile ilismesin!
1030. Senin çocugun, çocuk huylu ama iki âlem de onun yavrucagı... onun için yaratılmıs!
Biz, âlemi onunla diriltir, felegi onun hizmetine kul, köle ederiz!
Abdülmuttalip “ simdi nerede ey gizlileri bilen, bana ona varacak dogru yolu göster” dedi.
Abdülmuttalib’in, Muhammed aleyhisselâm nerede onu bildir de bulayım diye niyaz etmesi, Kâbe içinden ses gelip
yerinin bildirilmesi
Kâbe içinden Abdülmuttalib’e ses geldi: “Ey o aklı basında olan çocugu arayan,
Filan vâdide, falan agacın altında!” O iyi bahtlı, bu sesi duyunca hemen yürüdü.
1035. Ardınca da Kureys emîrleri gidiyorlardı. Çünkü Peygamber’in atası Kureys ulularındandı.
Âdem Peygamber’e kadar bütün geçmisleri, mecliste de en ulu kisilerdi, savasta da!
Bu soy, zâhiri soyuydu... ulu padisâhlar padisâhından süzülmeydi.
Hçiyse zaten soydan, soptan uzaktı, paktı... balıktan “simak” denilen yıldıza kadar onunla cins ve esit olacak kimse
yoktu!
Hak nurunun kimden dogdugunu, nasıl vücut buldugunu kimse aramaz.Allah halkının nescini arayıp sormaya ne
lüzum var?
1040. Allah’nın sevap karsılıgı olarak verdigi en bayagı hil’at bile günes ziyasından daha parlak, daha üstündür!
Belkıs’ı rahmete çagırma hikâyesinin arta kalanı
Kalk ey Belkıs, gel de devleti, saltanatı gör...Allah denizi kıyısında inciler topla!
Kızkardeslerin, yüce göklerde oturuyor...sen neden murdar bir seye padisahlık eder durursun?
O padisahın, kız kardeslerine yüce ve bol bahsislerden neler verdigini hiç bilir misin ?
Halbuki sen nes’e ile “ Külhanın padisahı ve basbugu benim “ diye davul dövmedesin!
Hnsanın dünyaya kâni olup hırsla dünyayı dilemesi ve kendi cinsinden olan ruhaniler ‘’Ne olurdu, kavmimiz halimizi
bilse’’ diye bagırıp dururken onların devletinden gafil olması
1045. Hani bir köpek, çukur içinde kör dilenciyi gördü de saldırdı, hırkasını yırttıydı ya!
Bunu söyledik ama tenkit için bir kere daha söylüyoruz.
Kör dedi ki: Senin dostların simdi daglarda av arıyorlar...
Hısımların dagda yaban esegi avlıyorlar... sense köy ortasında kör tutuyorsun!
A yücelerden kaçan seyh, bu hileyi bırak! Sen, basına birkaç körü toplamıs acı suya benziyorsun!
1050. Âdeta bunlar benim dervislerimdir...ben de acı suyum. Benden içerler de böyle kör olurlar diyorsun!
Suyunu Ledün denizinden tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma!
Kalk, yaban esegi avlayan Allah aslanlarını gör... sen, neden köpek gibi hileyle kör avlamadasın?
Onlara yaban esegi avlıyorlar dedim... fakat yaban esegi de nedir ki? Onlar sevgiliden baskasını avlamazlar... hepsi de
aslandır, aslan avcısıdır, nur sarhosudur!
Avı ve padisahın avcılıgını seyrederken hepsi de avlanmayı bırakmıslar, hayran olup can vermislerdir!
1055. O cinsten olan kusları avlamak için avcılar nasıl ellerine ölü bir kus alırlarsa sevgili de onları eline almıstır.
O ölü kus vuslat ve firkat arasında ihtiyarsız bir haldedir. “ Kalp, Allah’nın iki parmagı arasındadır” hadisini okumadın
mı?
Ölü kusa avlanan dikkat ederse görür ki padisaha avlanmıstır.
Bu ölü kustan bas çeken, asla avcının elini bulamaz!
Ölü kus der ki: benim murdarlıgıma bakma padisâhın bana olan askına bak... bak da beni nasıl görüp gözetmekte, bir
gör!
1060. Ben pis degilim... beni padisah öldürdü; suretim, ölüye benzedi.
Bundan önce kanadımla uçuyordum; simdiyse hareketim, padisahın elinden.
Fâni hareketim, derimden çıktı gitti... simdiki hareketim bâki, çünkü ondan!
Benim hareketime karsı egri harekette bulunanı, simurg bile olsa perisan eder, aglatır, inletir, öldürürüm!
Diriysen aklını basına topla da beni ölü görme... kulsan benim padisah elinde oldugumu gör!
1065. Hsa, keremiyle ölüyü diriltti... halbuki ben, Hsa’yı yaratanın elindeyim.
Allah elinde oldukça hiç ölü kalır mıyım? Hsa’nın elinde bile olsam buna imkân yok!
Hsa’yım ama nefesimden can bulan bir daha ölmez, ebediyen diri kalır.
Hsa’nın nefesiyle dirilen, tekrar öldü... fakat bu Hsa’ya can verene ne mutlu!
Ben, Musa’mın elindeki asâyım... Musa’m gizli de ben, önünde görünüp durmaktayım.
1070. Müslümanlara deniz üstündeki köprü kesilir, sonra da Firavun’a ejderha olurum!
Ogul, yalnız bu asâyı görme... Allah elinde olmasa asâ, bu isleri yapamaz!
Tufan dalgası da asâ kesildi... o dertte büyücülere tapanların satafatlarını sömürüp yedi!
Allah asâlarını saymaya kalkıssam su Firavun’a mensup olanların hilelerini yutarım ya...
Fakat bırak, bu zehirli tatlı otu birkaç güncegiz otlasınlar hele!
1075. Firavun’un mesnedi ve baslık, basbugluk, olmasaydı cehennem nereden beslenecekti ki?
A kasap, önce semirt de sonra kes... çünkü cehennemdeki köpekler azıksız!
Dünyada düsmanlar olmasaydı halktaki kızgınlık yatısır, geçer giderdi!
Cehennem dedigin o kızgınlıktır... düsmanlık gerek ki yasasın. Yoksa merhamet, onu söndürüverirdi!
O vakit kahırsız ve kötülüksüz lûtuf kalırdı; bu takdirde padisâhlıgın kemâli nasıl zahir olurdu ki?
1080. O münkirler, ögütçülerin sözlerine, getirdikleri misallere aldırıs etmediler, onların sakallarına güldüler!
Hstersen sen de gül... fakat a murdar, ne vakte dek yasayacaksın, ne vakte dek?
Ey sevenler, niyaza baslayın, sad olun, bu kapıda yalvarın... çünkü bu kapı, bugün açılacak!
Bahçede sogan, sarımsak vesaire gibi sebzelerin her birine ayrı bir evlek vardır.
Her biri, kendi cinsiyledir, kendi evlegindedir...yetisip olmak için orada rutubetten gıdalanır durur!
1085. Sen safran evlegisin, safran olur... baska sebzelerle karısıp uzlasma!
Ey safran, sudan gıdanı al da safran ol, zerdeye gir! Salgam evlegine girip agzını açma da onunla aynı tabiatta, aynı
huya sahip olma!
Sen bir evlege konmussun, o bir evlege... çünkü “Allah’nın olan yeryüzü pek genis!”
Hele o yeryüzü yok mu? O kadar genis ki sefere çıkan devler, periler bile orada kaybolmada!
1090. O denizde, o ovada, o daglarda vehim ve hayal bile yol alamaz; kaybolur gider!
Su ova, o yeryüzündeki ovada uçsuz bucaksız denizdeki bir kara kıl gibi kalır!
Orada öyle durgun sular var ki akmaları gizlidir... hepsi de akarsulardan daha taze, daha hostur!
Hçten içe can ve ruh gibi gizli gizli akarlar, akıp giden ayakları vardır!Dinleyen uyudu, sözü kısa kes ey hatip... su
üstüne yazı yazmayı bırak gayri!
1095. Kalk ey Belkıs, alısveris pazarı kızıstı...su kesatçı hasislerden kaç!
Kalk ey Belkıs, ölüm gelip çatmadan simdi ihtiyarınla kalk!
Sonra ölüm, kulagını öyle bir çeker ki hırsız gibi can çekise sahneye gelir, teslim olursun!
Bu eseklerden ne vakte dek nal çalıp duracaksın?
Eger bir sey çalacaksan bari gel de lâal çal!
Kız kardeslerin ebedîlik mülkünü elde ettiler, sense bu yaslı yurtta kalakaldın!
1100. Ne mutlu ona ki bu yurttan sıçradı, çıktı...çünkü ecel, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder!
Kalk,gel ey Belkıs de bir kerecik olsun din padisahlarıyla din sultanlarının yurdunu gör!
Onlar, görünüste dostlar arasında nagmelerle deve sürüyorlar ama iç âleminde gül bahçesinde oturmuslar, zevk u
safa ediyorlar.
Bahçe, onlar nereye giderse beraber gitmekte...fakat bu halktan gizli!
Meyveler, beni topla, beni devsir diye yalvarmada... âbıhayat, benden iç diye niyaz etmede!
1105. Gel de günes gibi, dolunay gibi, hilâl gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolas!..
Yürümeye basladın mı ruh gibi ayaksız yürürsün... çigneme zahmetine ugramadan yüzlerce yemekler yersin!
Ne gemine gam timsahı çarpar...ne ölümden kötülesirsin!
Sen hem padisahsın, hem asker, hem taht... sen hem iyi bir bahta nail olursun, hem bizzat baht ve talih kesilirsin!
Fakat zâhirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa ne fayda... bu baht baskasınındır, bir gün gelir olur, bahtın
döner!
1110. Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hale düsersin... ey seçilmis kisi, sen baht ol, sen devlet kesil!
Ey mânevi er, kendin baht olur ,talih kesilirsen nasıl olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin?
Ey güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin... imkân mı var buna?
Süleyman aleyhisselâm’ın Allah’nın bildigi hikmetler yüzünden Mescid-i Aksâ’yı yapması ve apaçık olarak melekler’e cin,
seytan ve insanların yardım etmeleri
Ey Süleyman, Mescid-i Aksâ’yı yap, Belkıs’ın kavmi namaza geldi!
Süleyman, mescidi yapmaga baslayınca cin ve insan, hepsi ise koyuldu.
1115. Bir bölügü askla, istekle... bir bölügü istemeyerek ise giristi. Tıpkı kulların Allah buyruguna uymaları, ibadet
etmeleri gibi!
Halk da cinlere benzer... sehvet, onları dükkâna, alısverise, mahsule ve yiyecege çeken zincirdir.
Bu zincir, korkudan ve saskınlıktan yapılmadır... halkı zincirsiz ve hür sanma!
Bir bölügünü kazanca, ava çeker... bir bölügünü madene, denizlere sürükler!
Onları iyiye, kötüye çeker götürür... Allah “ Boynunda liften örülmüs bir ip var...
1120. Boyunlarına bir ip attık...o ipi, huylarından ördük, meydana getirdik...
Hiçbir pis ve kötü, yahut temiz ve iyi kisi yoktur ki amel defteri boynuna asılmamıs olsun “demistir.
Kötü ise hırsın, atese benzer...kömür, atesin rengiyle güzellesir.
Kömürün karalıgı ateste gizlenir...ates söndü mü karalık meydana çıkar!
Kömür, senin hırsından ates haline geldi, ates halinde göründü...fakat hırs geçti mi o kömür, kapkara, berbat bir
halde kala kalır!
1125. O zaman kömürün ates gibi görünmesi, isin güzelliginden degildi, hırs atesindendi!
Hırs, senin isini gücünü bezemisti...hırs gidince isin gücün kapkara kalakaldı!
Seytan’ın bezedigi eksi otu aptal adam, olmus ve iti sanır.
Fakat denedimi ne oldugunu anlar, disleri kamasır kalır!
Heves yüzünden o tuzak tane görünmededir...o esasen hamdır, fakat hırs seytanın aksi onu güzel gösterir.
1130. Hırsı din isinde ve hayırda ara; din ve hayır isinde haris ol.Bu isler, zaten güzeldir...hırsın geçse bile güzel
görünür!
Hayırlar, esasen güzel ve lâtiftir, baska bir seyin aksi ile güzel görünmüs degildir.Bu islerde hırsın parlaklıgı geçse bile
hayrın letâfeti, hayrın parlaklıgı kalır.
Halbuki dünyâ isinden hırsın parlaklıgı gittimi atesin harareti ve parlaklıgı gitmis, kömür kalmıs demektir...tıpkı buna
benzer.
Çocukları da hırs aldatırda zevklerinden bir degnegi at yaparlar, eteklerini çemreyip güya ata binerler!
Fakat çocuktan o kötü hırs geçtimi öbür çocuklara gülesi gelir.
1135. Ben neler yapmısım, ne islere girismisim... sirke bana hırsımdan bal görünmüs diye gülmege baslar.
Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu...onun için boyuna parlayıp duruyor, parlaklıgı boyuna artıyor.
Ulular nice mescidler yaptılar...fakat hiçbirinin adı Mescid-i Aksâ degildi.
Her an serefi artan Kâbe’nin yüceligi, Hbrahim’in ihlaslarındandı!
O mescidin fazileti, topragından, tasından degildi... yapıcısında hırs ve savas yoktu da ondan!
1140. Ne onların kitapları, baskalrının kitaplarına benzer...ne mescidleri, baskalarının mescidlerine, ne alısverisleri,
malları mülkleri, baskalarının alısverisine, malına mülküne!
Ne edepleri baskalarının edepleri gibidir.Ne hiddetleri, azapları baskalarının hiddeti, azabı gibidir.Uykuları da
baskadır, kıyasları da, sözleri de!
Her birerinin baska bir nuru, feri var... can kusları uçar ama, baska bir kanatla uçar!
Gönül, onların halini andıkça titrer durur...onların isleri, bizim islerimize kıbledir!
Onların kuslarının yumurtası altındandır...camları, gece yarısı, seher çagını görür!
1145. O kavmin iyiligini canla basla ne kadar söylersen söyleyeyim, noksan söylemis olur; onları noksan övmüs olurum!
Ey ulular, Mescid-i Aksâ yapın; çünkü Süleyman yine geldi vesselam!
Bu devlerden, perilerden bas çeken olursa, bütün melekler, onları tutar, baglar, tomruga vurur!
Dev, bir an bile hileye düzene girisir de egri bügrü yürürse derhal basına simsek gibi bir kamçıdır gelir!
Sen de Süleyman’a benzede, devlerin, yapına yardım etsinler, tas kessinler!
1150. Süleyman gibi vesvesesiz, hilesiz ol da cinle dev, seninde buyruguna uysun!
Senin hatemin bu gönüldür...aklını basına al da dev, hatemini aglamasın!
Avladı, ele geçirdimi artık sana boyuna Süleymanlık eder...hatemli devden sakın vesselâm!
Gönül, o Süleymanlık gelip geçici bir sey degildir...sen zâhiren de Süleymanlık etme kaabiliyetindesin, içinde de o
ehliyet var senin.
Dev de bir zaman olur, Süleyman’lık eder ama her dokumacı nerden atlas dokuyacak?
1155. Elini oynatır ama ikisinin arasında ne kadar fark var?
Saire Padisahın ihsanı, Ebülhasan adındaki vezirin o ihsanı arttırması
Sairin biri, padisahtan elbise almak, rütbeye erismek, ihsana nail olmak ümidiyle bir siir yazıp götürdü.
Padisah ikram sahibiydi, saire bin kırmızı altın verilmesini, bundan baska daha da ihsanlarda bulunmalarını emretti.
Veziri dedi ki: Bu pek az... Hiç olmazsa ona o bin altın ver de safayı hatırla gitsin!
Hattâ böyle bir saire senin gibi ihsanda avucu denize benzer bir padisahın ona bin altın vermesi bile azdır!
1160. Vezir, padisaha, harmanın onda biri saire verilsin diye geçmis padisahların ihsanlarına dair hikâyeler söyledi,
hikmetlerden bahsetti.
Padisâh da saire on bin altınla degerli elbiseler verdi... sairin içini sükür ve sena yurdu haline getirdi.
Sair sonradan bu kimin gayretiyle oldu, padisaha benim ehliyetimi kim bildirdi diye arastırdı.
Dediler ki: adı da Hasan, huyu da Hasen olan vezir yok mu, iste o buna sebep oldu.
Sair, bunu duyunca veziri methetti, bu hususta uzun bir kaside yazdı, vezirin evine gidip sundu.
1165. (Bu kasidede padisahın methi hiç yoktu. Çünkü padisahın nimetleri, hilâtları, zaten dilsiz, dudaksız, padisahı
methedip duruyordu!)
O sairin birkaç yıl sonra yine aynı ihsanlara nail olmak ümidiyle tekrar gelmesi, padisâhın, âdeti veçhile bin dinar
verilmesini emretmesi, yine adı Ebülhasan olan yeni vezirin, birçok masraflarımız var, hazine bos, ben onu, bu ihsanın
onda biriyle bile hosnud ederim demesi
Birkaç yıl sonra sair, yine yok yoksun bir hale düstü, muhtaç oldu... rızıklanmak, ekin parası bulmak ümidiyle,
Dedi ki: Yokluk ve darlık zamanında sınanmıs seyi aramak, ona basvurmak daha iyi...
Kerem ve ihsanda sınadıgın kapıya gideyim de yine ihtiyacımı arz edeyim.
Sibeveyh, Allah sözünün manasını anlatırken “Halk, hacet zamanında ona sıgınır...
1170. Hhtiyaçlarımızı sana arzeder,sana sıgınırız...hacetlerimizi senden diler, sen de buluruz demektir” dedi.
Binlerce akıllı kisi, dert ve ihtiyaç zamanında umumiyetle o tek Allah’nın huzurunda aglar, inler.
Hiçbir aklı eksik ve deli yoktur ki acizligini varsın da bir nekese arz etsin!
Akıllılar, binlerce defa ihtiyaçlarının giderildigini görmeselerdi hiç o tapıya canla basla giderler miydi?
Hattâ deniz dalgaları arasındaki bütün balıklar, yücelerde uçan bütün kuslar bile...
1175. Fil, kurt, avlanan aslan, koca ejderha, karınca, yılan...
Hattâ toprak, su, yel ve her bir kıvılcım bile kısın da dilegini ondan elde eder, baharda da!
Bu gökyüzü, her an, yarabbi, beni bir zaman bile asagılatma diye ona yalvarır...
Benim diregim, senin korumandadır... bütün gökler sag elinde dürülmüs, yayılmıstır, der.
Bu yer, beni su üstünde yükleyen sensin, kararımı elden alma diye niyaz eder.
1180. Hepsi keselerini onun nimetiyle doldurup büzmüsler... hepsi hacet vermeyi ondan ögrenmislerdir.
Her peygamber, “Sabır ve namaz hususunda ondan yardım isteyin” diye ondan berat ve ferman getirmistir.
Kendinize gelin; ondan isteyin... baskasından degil. Suyu denizde arayın, kuru derede degil!
Baskasından isteneni de o verir...o kimsenin sana meyleden eline cömertligi ihsan eden yine Allah’tır.
Htaatından çekineni bile altınlara gark eder, Karun yaparsa itaat eder de ona yüz tutarsan neler yapmaz?
1185. Sair, bir kere daha ihsan sevdasıyla yüzünü o ihsan sahibi padisaha tuttu
Sairin hediyesi ne olacak? Yeni bir siir... onu ihsan sahibine götürür, sunar, adeta rehin bırakır!
Hhsan sahipleri, yüzlerce kerem ve cömertlikle altınlar yıgarlar, sairleri beklerler.
Onlarca bir siir, yüz denk kumastan daha iyidir... hele denize dalıp da dibinden inciler çıkaran bir sairin siiri olursa!
Hnsan, önce ekmege haristir... çünkü gıda ve ekmek, cana direktir.
1190. Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere basvurarak çalısıp ekmegini elde etmeye
savasır.
Fakat az bir sey elde eder de ekmek için çalısmaya ihtiyacı kalmazsa artık söhrete, ada sana ve sairlerin methine asık
olur.
Hster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler... lûtfunu, ihsanını anlatmada mimberler kursunlar...
Bu suretle de onun lûtfu, ihsanı, altın bagıslaması, söz arasında amber gibi koksun!
Allah, bizim huyumuzu da kendi huyuna uygun, kendi suretine göre yarattı, bizim vasfımız da onun vasfından bir
örnektir.
1195. Yaratıcı Allah da, kendisine sükür ve hamd edilmesini ister... bu yüzden insanın huyu da böyledir;o da kendisinin
övülmesini diler.
Hele fazilette çevik ve üstün olan Allah eri, saglam tulum gibi o yelle doludur.
Fakat insan, o methe lâyık degilse, o methin ehli olmazsa yalancı yel, fayda vermez...tulumu yırtar, patlatır!
Bu meseli kendiligimden söylemedim arkadas; aklın basındaysa ve ehilsen serserice dinleme!
Bunu hakkındaki hicivleri duyunca, müsriklerin “ Ahmet neden medihten hoslanıyor, neden medihten memnun
oluyor?” dediklerini isitince söyledi.
1200. Sair, ihsan ölmedi ya diye evvelce nail oldugu ihsana sükran olarak yazdıgı siiri alıp padisaha götürdü, sundu.
Hhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı... ne mutlu o kisiye ki bu merkebi sürdü!
Zâlimler de ölüp gittiler, fakat yaptıkları zulümler kaldı... vay o cana ki bu hileyi, bu kötülügü yaptı!
Peygamber “ Ne mutlu o adama ki dünyadan gitti de ondan iyi bir is kaldı” demistir.
Hhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki... Allah indinde din ve ihsan, küçük ve degersiz bir sey degildir!
1205. Eyvahlar olsun o kisiye ki kendisi öldü de isyanı kaldı... sakın, öldü de canını kurtardı sanma ha!
Bırak bunu simdi...sair, yol üstünde borçlu ve paraya pek ihtiyacı var!
Sair önceki ihsana nail olurum ümidiyle söyledigi siiri götürüp padisaha sundu.
Güzelim incilerle dolu olan o lâtif ve nefîs siiri, evvelki ihsan ve ikramın ümidiyle arz etti.
Padisahın âdetiydi , yine âdeti veçhile bin altın verin dedi.
1210. Fakat bu sefer bu cömert vezir yücelik Burak’ına binmis, dünyadan göçüp gitmisti.
Onun yerine baska birisi vezir olmustu... bu vezir pek merhametsiz, pek hasisti.
Dedi ki: Padisahım, masraflarımız var... bir saire bu kadar ihsanda bulunmak lâyık degil!
Ben, o sairi bu ihsanın onda on da birinin dörtte biriyle hosnut ve razı ederim.
Oradakiler, önce o, padisahtan tam on bin altın almıstı.
1215. Seker yedikten sonra seker kamısını nasıl çigner... padisahtan sonra nasıl olur da dilencilik eder? dediler.
Vezir dedi ki: Ben onu öyle bir sıkarım ki nihayet beklemeden usanır, bizar olur...
Yoldan toprak alıp versem yesillikten gül yapragı veriyorum gibi kapar.
Bunu bana bırakın... Bu iste üstadım ben; ise girisen ates bile olsa ben yatıstırmasını bilirim!
Süreyya yıldızından saraya dek uçsa yine beni görünce yumusar!
1220. Padisah, peki dedi... ne yaparsan yap, hüküm senin. Yalnız onu sevindir, çünkü bizim iyiligimizi söyler.
Vezir, onu da, onun gibi daha iki yüz tane ümitlenip duran kisiyi de bana bırak sen, dedi.
Vezir, sairi bekletti durdu... kıs geldi geçti de bahar geldi!
Sair bekleye bekleye ihtiyarladı...bu dertle, bu tedbirle âdeta zebun oldu.
Dedi ki: Altın yoksa bari bana söv de canımı kurtar, kölen olayım!
1225. Bekleme beni öldürdü, bari git de, yoksul canım rehinden kurtulsun!
Nihayet vezir, saire o bin altının onda birinin tam dörtte birini, yani yirmi bes altın verdi... sair derin bir düsünceye
daldı.
Kendi kendisine önce verilen ihsan, hem pesindi, hem de o kadar çoktu. Bu ise hem geç açıldı, hem de açılınca
gördüm ki bir deste diken, dedi.
Saire dediler ki: O cömert vezir dünyadan gitti, Allah rahmet etsin!
O ihsan, onun yüzünden kat kat artmıstı... onun zamanında ihsanlarda yanlıslık pek az olurdu.
1230. Simdi o gitti, ihsanı da beraber götürdü... o ölmedi, dogrucası kerem ve ihsan öldü!
O cömert, o akıllı vezir geçip gitti. Yoksulların derisini yüzen bu vezir gelip çattı.
Yürü, bunu al da hemencecik bu gece buradan kaç... yoksa bu inatçı, seni yakalar, elindekini de alır!
Senin bizim çalısmamızdan haberin bile yok...biz, ondan bu hediyeyi de yüzlerce hileye basvurduk da aldık!
Sair, yüzünü onlara çevirdi de dedi ki: “ Ey beni esirgeyenler, bu kötü vezirler nereden geldi?
1235. Bu insanın elbiselerini soyan vezirin adı ne? Söyleyin bana! Onlar adı “Hasan” dediler.
Sair, Yarabbi dedi... Onun adı da Hasan, bunun adı da... Ey din Rabbi, yazıklar olsun; nasıl oluyor da ikisinin de adı bir
oluyor.
Onun adı Hasan... fakat onun kaleminin bir yazısıyla yüzlerce cömert kisi padisaha vezir ve muhasip olabilirdi...
Bunun adı da Hasan... fakat bu Hasan’ın çirkin sakalından yüzlerce ip örebilirsin!
Padisah, böyle bir vezirin sözünü dinlerse kendisini de rezil rüsvay eder, devletini de!
Bu alçak vezirin, padisahın adamlıgını bozma hususundaki kötü reyi Firavun’un kabiliyetini bozan veziri Haman’ın rey ve
tedbirine benzer
1240. Firavun, Musa’nın sözlerini isittikçe kaç defa yumusadı, ram oldu.
Musa’nın sözleri, öyle sözlerdi ki o essiz sözlerin güzelligini duysa, tastan süt akardı.
Fakat huyu kinden ibaret olan veziri Haman’la görüsüp danısınca,
Haman, ona “Simdiye kadar padisahtın... simdi bir yamalı hırka giyenin hilesine kapılıp kul mu oldun?” derdi.
Bu söz, mancınıktan atılan tas gibi gelir, Firavun’un sırçadan yapılma sarayını kırıverirdi!
1245. Güzel sözlü Kelîm’in yüz gün ugrasıp yaptıgını o, bir anda yıkar giderdi!
Senin aklın da vezirdir ve heva ve hevesine maglûptur... vücudun da Allah yolunu kesip durmaktadır...
Allah’ya mensup bir ögütçü, sana ögüt verse o sözü, bir hileyle tesirsiz bırakmakta;
Bu, yerinde bir söz degil, kendine gel de yerinden, yurdundan olma... is öyle degil, kendine gel, delirme demektedir.
Vay o padisaha ki veziri budur... her ikisinin yeri de kin güden cehennemdir.
1250. Ne mutlu o padisaha ki müskül ise düstü mü elini tutacak Asaf gibi bir veziri vardır.
Adaletli padisah, Asaf’a es oldu mu artık adı “Nur üstüne nur” olur...
“Padisah Süleyman” veziri de Asaf oldu mu nur üstüne nurdur, amber üstüne amber!
Fakat padisah Firavun, veziri de Haman olursa ikisi de talihsizlikten, kötülükten kaçamazlar, çaresiz perisan olur
giderler!
Karanlıklar üstüne çöken karanlıklara düserler de ne akıl, onlara yâr olur, ne de kıyamet günü devlete erisirler!
1255. Ben kötülerde kötülükten baska bir sey görmedim... sen gördüysen var selâm söyle!
Padisah cana benzer, vezir de akla... fesatçı akıl, ruhu kötülüklere götürür.
Akıl melegi Harut’lasınca yüzlerce kötü kisiye sihir ögretir!
Cüz’i aklı kendine vezir yapma. Aklı küllü vezir yap padisahım.
Heva ve hevesini kendine vezir yapma da pak canın namazdan, niyazdan kalmasın.
1260. Çünkü bu heva ve heves, hırslarla doludur ve içinde bulundugu hali görür... aklın düsüncesiyse din gününün
düsüncesidir.
Aklın gözleri isin sonunu gözetir... akıl, bir gül için diken zahmetini çeker durur!
Fakat o gül, öyle bir güldür ki ne solar, ne de güzün dökülür... koku almayan her kötü kisinin burnu ondan uzak
olsun!
Devin, Süleyman aleyhisselâm’ın makamına geçip oturması ve Süleyman aleyhisselâm islerine benzer isler yapması,her
ikisi arasında görünüp duran fark ve devin,kendisine Davut oglu Süleyman adını takması
Aklın varsa baska bir akılla dost ol, görüs, danıs!
Hki akılla bir çok belâlardan kurtulur, ayagını göklerin ta yücesine korsun!
1265. Dev kendine Süleyman adını taktı, devleti elde etti, ülkeyi hükmüne aldı.
Süleyman’ın yaptıgı isleri görmüstü, onun gibi hareket ediyordu... fakat iç yüzden yine devligi suratına vurmakta,
devligi görünüp durmaktaydı!
Halk, bu Süleyman’da o nur o temizlik yok; Süleyman’dan Süleyman’a ne farklar var.
O uyanıklıga benziyordu, buysa derin bir uyku gibi. Âdeta o Hasanla bu Hasan gibi aralarında pek büyük bir fark var
diyordu.
Dev de, “ Allah benim seklimde güzel bir dev yaratmıstır.
1270. Bir dev’e benim suretimi vermistir; sakın o, sizi aldatmasın.
Meydana çıkar da Süleyman benim diye dâvaya kalkısırsa sakın onun suretine itibar etmeyin” diyordu.
Dev, hileyle onlara bu sözleri söylüyordu ama iyi adamların gönüllerinde bunun aksi görünmekteydi.
Hyiyi kötüyü fark eden adamla oyun olmaz; hele o adamın bu fark edisi ve aklı, gaypları görür söylerse!
Hiçbir büyü hiçbir seytanlık ve hile,devlet sahibi olanların gönüllerine perde geremez.
1275. Onlar, kendi kendilerine “A egri sözlü, tersine gidiyorsun...
Böyle tersine tersine gide gide ,ta cehennemin en dibine kadar gideceksin ya!
Süleyman, Süleymanlıktan kaldı, yoksul oldu ama alnında o aydın dolunay parlayıp durmada.
Sen, nihayet bir yüzüktür kapmıssın ama zemheri gibi donmus kalmıs bir cehennemsin yine!
Biz neredeyiz... ululuk, sayvan ve kök önünde secde etmek nerede? Böyle seylerin önüne bas komak söyle dursun,
hayvan tırnagını bile komayız biz!
1280. Hattâ gaflete düser de bas komaya kalkarsak bile bir pençe gelir, basımızı yerden iter, mâni olur...
Bu asagılık kisiye bas komayın, kendinize gelin... bu bayagı adama secde etmeyin der” demekteydiler.
Ben, bu cana canlar katan hikâyeyi anlatmaya kalkardım ama Allah gayreti olmasaydı!
Kanaat et, bu kadarcıgını kabul eyle de baska bir vakit bunu anlatayım!
Dev, adını Süleyman Peygamber taktı ama ancak çoluk çocugu kandırmak için!
1285. Namuzsuzun suretini, adını bırak... lâkaptan addan kaç, mânaya yürü!
Onu halinden isinden sor... onu halinde isinde ara!
Süleyman aleyhisselâm’ın,Mescid-i Aksâ bittikten sonra ibadet etmek ve ibadet edenlerle itikâfa girenleri irsat eylemek
için her gün mescide gelmesi ve mescidde otlar,kökler bitmesi
Her sabah Süleyman Mescid-i Aksâ’ya gelir, tam bir ihlâsla Allah’ya ibadet ederdi.
Her gün, mescidde yeni bir otun bittigini görür, adın nedir, ne faydan var?
Ne biçim ilâçsın, nesin, sana ne derler... kime ziyansın, faydan kime? diye sorardı.
1290. Her ot, adını, tesirini söyler; “Suna can’ım, öbürüne zehir...
Buna zehirim, ona seker... adım, kader levhinde sudur diye dile gelirdi.
Doktorlar Süleyman’dan o otu ögrenirler,bilgi sahibi olurlar, ona uyarlardı.
Bu suretle doktorluk kitapları düzdüler... bedenleri hastalıklardan kurtardılar.
Bu nücum ve tıp bilgileri, Peygamberlerin vahiyleridir...yoksa akıl ve duygunun o tarafa nereden yolu olacak?
1295. Cüz’i akıl, bir seyden hüküm çıkaracak akıl degildir. O, ancak fen sahibinden fenni kabul eder, ögrenmeye
muhtaçtır.
Bu akıl, ögrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir. Ama vahiy sahibi ona ögretir.
Bütün sanatlar, süphe yok ki önce vahiyden meydana gelir, fakat sonra akıl, onların üstüne bazı seyler katar!
Dikkat et de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadıkça ögrenebiliyor mu?
Hile kılı kırk yarar ama usta olmadıkça hiçbir sanatı elde edemez!
1300. Sanat bilgisi, bu akılla olsaydı ustasız bir sanat meydana gelirdi!
Âlemde mezar kazıcılık ve mezar yokken Kaabil’in mezar kazıcılıgını kargadan ögrenmesi
Mezar kazma, en bayagı bir sanat... düsünceden, düzenden, fikirden dogacak degil ya!
Fakat Kaabilde bu anlayıs olsaydı Hâbili bası üstünde tasır mıydı?
Ben bu ölüyü, bu kana, topraga karısmıs ölüyü ne yapayım, nasıl yok edeyim der miydi?
Bir de gördü ki bir karga, ölü bir kargayı agzına almıs, hemen geldi...
1305. Havadan indi Kaabil’e ögretmek için mezar kazıcılıgına basladı.
Tırnaklarıyla yerden bir toz kopardı, yeri kazıp hemen hemen ölü kargayı o mezara koydu;
Gömüp üstünü toprakla örttü... bu suretle karga, Allah ilhamı ile bilgi sahibi oldu.
Kaabil, bunu görünce yuh olsun benim aklıma dedi... bir karga bile bilgide benden üstün!
Allah, Aklıküll’e “Mazagalbasar” dedi... fakat cüz’i akıl her yana baka durur.
1310. Has kisilerin nuru, Mazagalbasar aklıdır... karga aklıysa ölülere mezar kazma üstadı!
Karga, ardınca uçan canı nihayet mezarlıga götürür!
Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından kosma...çünkü o,seni mezarlıga götürür,baga ,bahçeye degil!
Eger gideceksengönül ankasının ardından git...Kafdagına,gönül Mescid-i Aksâ’sına var!
sevdanla her an,senin Mescid-i Aksa’nda yeni bir ot yeni bir kök bitmede!
1315. Süleyman gibi sen de onlara dikkat et... onları izle, onların üstüne ret ayagını koyma!
Çünkü bu durup duran yeryüzünün halini sana çesit çesit otlar anlatır.
Yerde seker kamısı mı bitmis, yoksa alelâde kamıs mı... her biten ot, bittigi yerin halini, kabiliyetini bildirir!
Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu fikirler de gönüldeki sırları gösterir.
Mecliste bana söz söyletecek adam bulsam çimenlik gibi yüz binlerce gül bitiririm.
1320. Fakat söz söylerken de nefes öldüren bir pezevenk olsa gönüldeki nükteler hırsız gibi kaçar.
Herkesin hareketi kendisini çeken ne yandaysa o taraftadır... dogru adamın çekisi, yalancının çekisine benzemez.
Gâh sapık bir halde, gâh dogru yolu bulmus olarak gider durursun...ne seni sürükleyen ip meydandadır, ne çeken
adam!
Kör bir deveye benzersin... boynundaki yular seni yeder durur; fakat sen çekeni gör, yuları degil!
Çekeni ve yuları görsen senin için bu âlem aldanma yurdu olmazdı.
1325. Kâfir, köpegin ardına düsüp gittigini görseydi güçlü kuvvetli Seytan’a maskara olur muydu hiç?
Onun ardına bir namussuz gibi düser miydi hiç? Hemencecik ayagını çeker, kurtulurdu!
Sıgır kasapların ne yapacagını bilseydi hiç onların pesine düser, dükkâna gider miydi?
Yâhut ellerinden kepek yer miydi... yâhut da onların yüze gülücügüne aldanır onlara süt verir miydi?
Hattâ ot yese bile, neden beslendigini bilseydi hiç o otu hazmedebilir miydi?
1330. Su halde âlemin diregi gafletten ibarettir...devlet nedir? Dev yani kos kelimesiyle let yani dayak kelimesinden
meydana gelme bir kelime!
Önce kos... kos da sonunda dayak ye! Bu yıkık yerde devlet sahibine esekçesine ölümden baska hiçbir sey yok!
Sen, bir ise el atar, o ise iyice sarılırsın...o isteki ayıp ve noksan o anda sana örtülüdür.
Allah, senden o isin ayıbını örttügünden canla basla o ise girisebilirsin.
Hararetle sahip oldugun fikrin de ayıbı senden gizlidir.
1335. Sana o fikirdeki ayıp ve kusur belli olsaydı ondan kaçardın...canın, bu fikirle aramda keske magriple masrik arası
kadar uzaklık olsaydı der!
Nihayet ondan usanır, pisman olursun ya...bu hal, evvel olsaydı hiç ona kosar mıydın?
Su halde ona giriselim, kaza ve kadere uygun olarak o isi görelim diye önce ondaki ayıbı, kusuru, bizden gizlemistir.
Kaza ve kader, hükmünü izhar edince göz açılır, pismanlık gelir, çatar!
Bu pismanlıkta ayrı bir kaza ve kaderdir...bu pismanlıgı bırak da Allah’ya tap!
1340. Pisman olmayı kendine âdet edinirsen boyuna pisman olur durur, nihayet bu pismanlıgı da daha ziyade pisman
olursun!
Ömrünün yarısı perisanlıkta geçer, öbür yarısı da pismanlıkta heder olur gider!
Bu fikri, bu pismanlıgı terk et de daha iyi bir hal, daha iyi bir dost ve daha iyi bir is ara!
Elinde daha iyi bir is yoksa pismanlıgın neye? Neyi fevt ettin de pisman oluyorsun ki?
Eger biliyorsan bilirsin ki dogru yol, Allah’ya tapmaktan ibarettir...yok bilmiyorsan herhangi bir seyin kötü oldugunu
nasıl bilirsin ki?
1345. Hyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin...ey yigit zıt, zıddıyla görülebilir.
Mademki bu fikri terk etmekten âcizsin... o vakit günah islememekten de âcizdin!
Âciz olduktan sonra pismanlık neden? O âcizlik, kimin takdiriyle, onu ara!
Âlemde bir kâdir olmadıkça hiç kimse, ne bir âcizi görmüstür, ne de böyle bir sey olur... bunu böyle bil!
Böylece, olmasına çalıstıgın her istegin ayıbından bihabersin... onun ayıbı ve noktası, sana örtülüdür!
1350. O istedigin ayıp ve noksanı sana görünseydi canın o arastırmadan kaçıverirdi!
O isin ayıp ve noksanı sence belli olsaydı seni hiç kimse o ise, hattâ çeke çeke bile götüremezdi!
Nefret ettigin öbür is yok mu? Ondan neden nefret ettin? Çünkü ayıbı, noksanı meydana çıktı da ondan!
Ey sırları bilen güzel sözlü Allah, kötü islerin ayıbını, noksanını bizden gizleme!
Hyi isleri de bize ayıplı gösterme de o ise gidelim, sarılalım... çalısmamız heba olmasın, gayretimiz sogumasın!
1355. Yüce Süleyman, âdeti veçhile alaca karanlıkta mescide giderdi.
Her gün, âdeti veçhile mescitten yeniden yeniye hangi ot, hangi kök bitmis... o padisah,bunu arar arastırırdı.
Gönül haktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle görür, tanır.
Sofinin, gül bahçesinde basını dizine dayayıp murakabeye dalması, dostlarının basını kaldır, bahçeyi seyret... Allah
rahmetinin eserleri olan çiçeklere, kuslara bak demeleri
Sofinin biri, bir bagda neselenip açılmak için soficesine yüzünü dizine dayamıs,
Varlıgının ta derinlerine dalmıs gitmisti. Her zevekilin biri onun bu uykusundan usandı.
1360. Dedi ki: Ne uyuyorsun ya hu? Bir basını kaldır da üzüm çubuguna, su agaçlara, “Allah’nın rahmet
eserlerine,yesillige bak !
Allah emrini dinle... Allah “ Allah’nın rahmet eserlerine bakın” dedi... yüzünü su rahmet eserlerine çevir, seyret!
Sofi dedi ki: A heveskâr kisi, Allah eserleri gönüldür... dısarıdakilerse ancak ve ancak Allah eserlerinin eserleridir.
Baglar, bahçeler, yesillikler, gönüldedir... dısarıdakiyse akarsuya vuran akislere benzer.
O görünen bag, suya akseden hayalî bir bagdır... suyun letafeti yüzünden oynar durur!
1365. Baglar, bahçeler, meyveler, gönüldedir. Onların letafetinin aksi, su suya topraga vurmustur!
O nese selvisinin aksi olmasaydı Allah bu âleme aldanıs yeri demezdi.
Bu aldanıs sudur; yani bu hayal, erlerin, gönülleriyle canlarının aksinden hasıl olmustur.
Bütün aldananlar, cennet budur sanarak bu akse gelmislerdir.
Asıl baglardan, bahçelerden kaçarlar da bir hayalle eglenir kalırlar!
1370. Fakat bu gaflet uykusu basa geldi de uyandılar mı dogruyu görürler ama o görüste ne fayda var?
Sonra mezarlıga bir feryad u figandır, bir ahu vahdır düser... kıyamete kadar bu yanılmalarına hasret çekip dururlar!
Ne mutlu o kisiye ki ölümden önce öldü... yani bu üzümün aslından bir koku elde etti!
Mescid-i Aksâ’nın bir bucagında keçi boynuzu bitmesi ve Süleyman aleyhisselâm’ın o otla konusması, Süleyman’a
hasiyetini ve adını söyleyince Süleyman’ın gamlanması
Derken Süleyman bir bucakta basaga benzer bir yeni otun bitmis oldugunu gördü.
Yesil, taze, görülmedik bir ottu bu... âdeta yesilligi göz alıyordu.
1375. Süleyman, o ota derhal selam verdi; o da selamını aldı; Süleyman, otun güzelligine sastı kaldı.
Dedi ki: adın ne... dilsiz dudaksız söyle bakalım! Ot ey âlem padisahı bana keçiboynuzu derler, dedi.
Süleyman, sen de ne haysiyet var? Dedi. Ot dedi ki: Bittigim yer yıkılır viran olur.
Ben keçiboynuzuyum... bittigim yer perisan olur; su suyun, topragın yıkıcısıyım ben!
Süleyman, derhal ecelinin geldigini, göçme vaktinin göründügünü anladı.
1380. Dedi ki:ben hayatta oldukça süphe yok ki bu mescit, yeryüzündeki âfetlerden bozulup yıkılmaz.
Ben yasadıkça nasıl olurda Mescid-i Aksâ perisan olur, yıkılır gider?
Su halde süphe yok, mescidimiz, ölümümüzden sonra yıkılacak!
Bedenin secdegâhı olan mescit, gönüldür... kötü dost da her yerde mescitte biten keçiboynuzudur!
Sende kötü dostun sevgisi peydahlandı mı kendine gel... ondan kaç, onunla az konus, görüs!
1385. Onu kökünden sök, çıkar ... çünkü biter, boy verirse seni de kökünden söker, mahveder, mescidini de!
Ey âsık, egrilik, sana keçiboynuzu gibidir...çocuklar gibi niye egrilige dogru gider, sürtünürsün?
Kendini suçlu bil suçlu gör...korkma da o ders üstadı, senden dersi çalmasın.
Cahilim, bana ögret demen, bu çesit insaf sahibi olman, namus ve seref gözetmenden iyidir!
Ey yüzü nurlu çocuk, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” demeyi babandan ögren!
1390. O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıstı, ne de düzen bayragını yüceltti.
Fakat Hblis, bahse giriste, benzin kırmızı, beni sen sararttın...
Renk, senin verdigin renktedir...beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, ugradıgım âfetin, daglandıgım dagın
da, dedi!
Kendine gel de “Rabbi bima agveyteni”yi oku...oku da cebri olma, ters bir kumas dokumaya kalkısma!
Cebir agacına ne vakte dek sıçrayıp çıkacak, ihtiyarını bir yana bırakacaksın?
1395. Hblis ve soyu sopu gibi Allah ile savasta, mübahasedesin...
Eteklerini çemrer de isyana öyle kosar, gidersin... bu kadar hoslukla, bunca istekle cebir olur muymus hiç?
O kadar istekle kim, kötülüge gider... böyle oynaya oynaya kim sapıklıga kosar?
Sana baskaları ögüt verdikçe o isin iyiligini söyler, belki yirmi erle bu hususta savasa girisir, yirmi ere karsı ayak
direrdin!
Dogrusu budur...yol ancak budur...ve bundan ibarettir; adam olmayandan baska kim beni kınar ki? Dersin!
1400. Mecbur olan adam böyle söz söyler mi? Yolsuz olan kisi, böyle savasır mı?
Nefsin neyi isterse ihtiyarın var, fakat aklının istedigi seyde mecbursun ha!
Bahtı yaver ve talihi kutlu olan bilir ki akıl ve zeka taslamak iblis’tendir, ask Âdem’den!
Akıl ve zeka denizde yüzgeçlige benzer... bundan az kisi kurtulur ve yüzgeçlikte bulunan nihayet gün gelir, gark olur
gider!
Yüzgeçligi bırak, kibirden, kinden vazgeç...bu ırmak degil; denizdir deniz!
1405. Hem de öyle sıgınılacak bir yeri olmayan uçsuz bucaksız deniz ki yedi denizi bir saman çöpü gibi kapı verir!
Ask, ileri gidenler için bir gemiye benzer...gemiye binen kisinin bir âfete ugraması nadirdir, çok defa kurtulur.
Aklı zekayı sat da hayranlıgı satın al... akıl ve zeka zandır, hayranlıksa bakıs görüs!
Aklı Mustafa’nın önünde kurban et...Hasbiyallah de, yani Allah’m bana yeter!
Kenan gibi gemiden bas çekme... ona da zeki aklı bu gururu vermis aldatmıstı.
1410. Ben yüce bir dagın üzerine çıkar kurtulurum, neden Nuh’a minnet edeyim? Dedi.
A akılsız nasıl olurda onun minnetini çekmezsin! Allah bile onun mihnetini çekmekte.
Nasıl olur canımız ona minnettar olmaz! Allah bile ona sükretmede, minnet etmede!
A hasetle dolu magrur kisi, onun minnetini Allah bile çekiyor!
Keske o yüzme ögrenmeseydi de Nuh’a minnet etse, gemiye girmeye tamah etseydi!
1415. Keske çocuk gibi hilelere cahil olsaydı da çocuklar gibi anasına el atsa, anasına sarılsaydı!
Yahut da nakli bilgi ile az dolu olsaydı da gönlü bir velîden vahiy ilmini kapsaydı!
Böyle bir nur varken kitabı önüne açarsın vahiy ile dinlenen ruhunda seni azarlar!
Zamanın kutbunun sözüne karsı nakli ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye benzer!
Kendini aptal yerine koy, ona uy da yürü...ancak bu aptallıkla kurtulabilirsin!
1420. Babam, insanların padisahı, bunun için “cennetliklerin çogu aptaldır” dedi.
Akıl ve zeka sana kibir ve gurur verir... aptal ol da gönlün dogru kalsın!
Aptallık dedigim halka iki kat maskara olan adamın ahmaklıgı degildir... bu aptallık, ona hayran olan adamın
aptallıgıdır!
Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzellige dalıp kalanlar... bu yüzden ellerini dograyanlar yok mu iste
onlar aptaldır!
Aklı, dost askında kurban et...akılların hepside o taraftandır, odur!
1425. Akıllılar akıllarını o tarafa göndermislerdir. Yalnız sevgili olmayan ahmak, bu tarafta kalmıstır!
Hayretle su bastan aklın gitti mi basındaki her saç, bir bas, bir akıl kesilir!
O tarafta akla, beyne düsünce zahmeti yoktur...çünkü orada her ova, her bahçe akıl ve beyin bitirir!
Bu ovadan geçer, o taraftaki ovaya gelirsen nükteler duyarsın... oradaki baglara, bahçelere gelirsen hurma fidanın
sulanır, yeserir!
Bu yoldaki köskü, sayvanı, söhreti sanı terk et... kılavuzun hareket etmedikçe hareket etme!
1430. Bassız hareket eden, kuyruk olur... böyle adamın hareketi akrebin hareketine benzer!
Egri gider, geceleri görmez, çirkindir, zehirlidir... isi gücü, temiz bedenleri dalamak ,sokmaktır!
Basını ez onun...huyu hep budur, ahlâkı hep bu ...bu huyundan vazgeçmez o!
Onun için en iyi sey, basının ezilmesidir...çünkü bu suretle can kırıntısı da o kötü tenden kurtulmus olur!
Delinin elinden silâhı al da adalet ve sulh, senden razı olsun!
1435. Fakat elinde silâhı olur, aklı da bulunmazsa bagla elini... yoksa yüzlerce zarar yapar.
Kötü yaradılıslı,kisilerin bilgi,mal ve mevki sahibi olmaları kendileri için kötüdür..çünkü bu,yol kesici eskiyanın eline kılıç
vermek gibidir.
Kötü yaradılıslı kisiye ilim ve fen ögretmek, yol kesen eskiyanın eline kılıç vermeye benzer!
Sarhos zencinin eline kılıç vermek, adam olmayana bilgi belletmekten yegdir.
Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılıslı kisilerin elinde fitnedir.
Savas delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere farz olmustur.
1440. Onun canı delidir, teni de elindeki kılıçtır... o çirkin huylunun elindeki kılıcı al!
Bilgisizlere, geçtikleri mevkiin yaptıgı fenalıgı, yüzlerce aslan bir araya gelse yapamaz!
Çünkü ayıbı gizliyken meydan bulur da yılanı, delikten çıkar, sahralara ugrar!
Cahil kötü hükümler yürüten bir padisah oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar!
Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilligini dileyen kendisidir.
1445. Çünkü o ya hasislige kalkısır, az verir... yahut cömertlige girisir, yersiz ihsanlarda bulunur!
Sahı, beydak hanesine kor... ahmak, ihsanda bulundu mu ihsanı, buna benzer iste!
Hüküm, bir sapıgın eline geçti mi onu mevki sanır ama hakikatte kuyuya düsmüs demektir!
Yol bilmez ,kılavuzluk etmeye kalkısır... kötü ruhu, cihanı yakar, yandırır!
Yokluk yolunun çocugu, pirlik etmeye girisirse ardına düsenler, devletsizlik gulyabanisine çatarlar!
1450. Gel de sana ayı göstereyim der ama o nursuz pirsiz, ayı hiç görmemistir ki!
Ömrümde ayın aksini suda bile görmemisken nasıl olurda gösterebilirsin a hamhalat, a bön!
Ahmaklar bas oldular da akıllılar baslarını kilime çektiler!
Yâ eyyühel Müzemmil’in tefsiri
Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey ürküp kaçan, kilimden çık!
Kilime bas çekme, yüzünü örtme... çünkü âlem saskın bir beden, sense bu âleme akılsın!
1455. Kendine gel de dâvaya kalkısanlardan arlanıp gizlenme... çünkü sende vahiy mumunun nurları var!
Kendine gel de geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur!
Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir...sana sıgınmadıkça aslan bile Tavsan kesilir!
Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et... çünkü sen, ikinci Nuh’sun!
Akıllılara bir yol gösterici lâzım... Hele yol, deniz yolu olursa!
1460. Kalk da yolu vurulmus kervana bak...her yanda kaptan kesilmis gül yabanileri gör!
Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetisen sensin... Ruhullah gibi yalnız yürümeyi âdet edinme!
Bu toplulugun önünde gökyüzündeki ısık gibisin, günese benziyorsun... bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye
kalkısma!
Halvet zamanı degil topluluga gel! Ey Peygamber, hidayet, Kaf Dagına benzer, sense Hümasın!
Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür... köpeklerin sesi yüzünden yürüyüsünü bırakmaz.
1465. Kınayanlar, senin dolunayına karsı köpeklere benzerler... sana karsı ürüyüp dururlar!
Bu köpekler, “ Susun, dinleyin” emrine karsı sagırdırlar... ahmaklıklarından senin dolunayına karsı hav havlayıp
durmaktalar!
Ey sifa, hastayı terk etme... Ey sifa hastayı terk etme... sagıra kızıp körün sopasını bırakma!
Sen demedin mi ki “Körü, yolda tutup yeden Allah’dan yüzlerce ecir alır, yüzlerce sevaba girer!
Kim bir kötü kırk adım yederse günahları bagıslanır, dogru yolu bulur!”
1470. Dogru yolu gösterenin isi budur; sen de dogru yolu gösterensin... âhir zamanın yasına nesesin sen!
Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları, yakîn makamına kadar götür!
Kim gönlünden sana karsı bir hile, bir düzen düsünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma, neselen, neseli
neseli yürü!
Onun körlügüne körlükler katarım... o, seker sanır ama ben ona zehir veririm!
1475. Akıllar benim nurumla parlar, aydınlanır... hileler, benim hilemden ögrenilir!
Âlemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmenin kara çadırı nedir ki?
Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu, kasırgama karsı nedir?
Derhal korkunç sûr sesiyle kalk da binlerce ölü, topraktan çıksın!
Sen vaktin israfilisin; dogruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar!
1480. Kim,hani,nerede kıyamet?derse a güzelim,kendini göster,iste kıyamet benim de!
Ey mihnetlere düsmüs de soru soran kisi, dikkat et, bak da gör. Bu kıyametten yüzlerce âlem kopmada!
Bu zikir ve kunut ehli olmasa ahmagın sorusuna verilecek cevap sükûttan ibarettir padisahım!Duamız kabul
edilmeyince Allah gögünden istegimize sükûtla cevap verilir canım!
Harman devsirme zamanı geldi ama yazıklar olsun... gün bahtımız yüzünden geçti gitti!
1485. Gün dar... halbuki bu söz, o kadar genis ki bütün bir ömür bile ona az gelir!
Bu daracık çukurlarda mızrak oyununa girismek, bu oyunu oynayanları utandırır!
Vakit dar... fakat ogul, halkın hatırı ve anlayısı da vakitten yüz kere daha dar!
Ahmagın cevabı, mademki sükûttur... ne diye sözü uzatıp durursun?
Allah rahmetinin yüceligi ve kerem denizinin dalgalanması yüzünden her çorak yere yagmur yagdırıp ıslatmada!
Cevap vermemek de cevaptır sözü,ahmaga verilecek cevap susmaktır sözünü tekideder..her ikisi de bu hikâyeyle
anlatılmaktadır.
1490. Bir padisahın aklı ölmüs, sehveti diri bir kölesi vardı.
Padisahın ince hizmetlerini bırakır, kötü düsüncelere dalar, fakat yaptıgını iyi sanırdı!
Padisah nafakasını azaltın... söylenir dırlanırsa adını kullar arasından silin dedi.
Kölenin aklı azdı, hırsı çok... nafakasını az görünce kızdı, serkeslesti.
Aklı olsaydı kendi kendinin etrafında döner dolasır, düsünür tasınır da suçunu görür, kendisini affettirirdi.
1495. Esekligi yüzünden bir ayagı baglanmıs esek serkeslige kalkıstı mı iki ayagı da boynuna baglanır!
Esek, bana bir bag kâfidir derse aldırıs etme! Çünkü bu iki bag, o bayagı hayvanın hareketi yüzünden baglanmıstır!
Mustafa aleyhisselâm ‘’Ulu Allah melekleri yarattı,onlara akıl verdi..hayvanları yarattı,onlara hem akıl verdi hem
sehvet.Kimin aklı,sehvetinden üstün olursa meleklerden daha yücedir..kimin sehveti aklından üstünse hayvanlardan
asagıdır’’dedi;bu hadisin tefsiri
Hadiste gelmistir: Ulu Allah, halkı üç çesit yarattı.
Bir bölügü, tamamı ile akıldan, bilgiden ve cömertlikten ibaret... bunlar meleklerdir, secdeden baska bir is bilmezler!
Yaradılıslarında hırs ve heva yoktur... mutlak nurdur onlar, Allah askıyla dirilmislerdir.
1500. Bir bölügü ise bilgisizdir... hayvan gibi ot otlamakla semirirler.
Onlar, ahırdan, ottan baska bir sey görmezler... kötülükten de gafildirler, yücelikten, iyilikten de!
Üçüncü bölükse Ademogullarıdır, insanlardır. Bunları yarı yaradılısları bakımından melektirler, yarı yaradılısları
bakımından esek!
Esek olan yarıları, asagılıga meyleder, öbür yarıları da akla meyleder!
Hlk iki bölük savastan, çekisten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat bu bölük, yani insan ikisine de aykırıdır ve
azap içindedir.
1505. Bu insanda sınanma yönünden bölüklere ayrılmıstır... hepsi insan seklindedir ama üç kısımdır:
Bir kısmı, mutlak varlık olan Allah’ya dalmıs, kendini kaybetmis olanlardır... bunlar Hsa gibi meleklere katılmıslardır.
Surette insandır bunlar, fakat hakikatte cebrail... kızgınlıktan heva ve hevesten, dedikodudan kurtulmuslardır.
Riyazattan da kurtulmuslardır, zâhitlikten ve savastan da... sanki onlar, insanoglundan dogmamıslardır!
Hkinci kısmı eseklere katılmıs olanlardır. Bunlar kızgınlıgın ta kendisi olmuslar, tepeden tırnaga kadar sehvet
kesilmislerdir.
1510. Bunlardaki cebrail’lik meleklik sıfatı gitmistir... çünkü o ev dardı, o sıfat da büyük, sıgamadı, geçip gitti!
Canı olmayan adam ölür... canında bu sıfat bulunmayan kisi de esek olur.
Çünkü bu sıfatta olmayan can bayagıdır, asagıdır... bu sözü sofi söylemistir, dogrudur!
O hayvanlardan da fazla can çekisir... alemde ince islere girisir!
Onun örüp dokudugu hile ve seytanlık, baska bir hayvandan zuhur edemez!
1515. Altın sırmalı elbiseler dokur, denizin dibinden inciler çıkarır...
Hendese bilgilerinin en ince noktalarını bilir, yahut nücum, tıp ve felsefe bilgilerini elde eder!
Çünkü onun, ancak bu dünya ile alâkası vardır... yedinci kat göge çıkmaya yolu yoktur.
Bütün bu bilgiler, ahır yapısına yarar... ahır da öküzle devenin varlıgına destektir!
Hayvanların birkaç gün yasamalarına yarayan bu bilgilerin adını, su ahmaklar remizler, ince seyler kodular.
1520. Allah yolunun, Allah duragının bilgisini ancak gönül sahibi, yahut da gönül sahibinin gönlü bilir! Hste Allah bu
terkiple lâtif bir hayvan olan insanı yarattı, onu bilgilere es etti.
O bölüge “hayvanlar gibi” dedi... çünkü uyanıklıgın uykuyla ne münasebeti var?
Hayvani ruhta ancak uyku bulunur... bu çesit insanlarda aksine duygular vardır.
Fakat uyanıklık gelmedi de hayvani uyku kalmadı mı duygusunun aksi ve aykırı oldugunu levhten okur anlar!
1525. Uykuya dalan kisinin uyandıgı zaman, rüyada gördüklerinin aksini görmesi gibi!
Hülâsa o asagılık kisi, asagılık âlemdendir ... onu bırak, “ Ben batanları sevmem, de!”
"Kalblerinde hastalık olanlara gelince:Kur’an,onların gönüllerindeki pisligi arttırır" ve "Allah,Kur’an daki misallerle
çogunu azdırır,çogunu da dogru yola götürür" âyetlerinin tefsiri
Çünkü hayvani ruha sahip olan kisinin, huylarını degistirmeye, nefsiyle savasa girismeye, asagılıktan kurtulmaya
istidadı vardı ama o istidadı fevtetti!
Halbuki hayvanda istidat yoktur... hayvanlıktaki özrü apaçıktır!
Hnsandan yol gösteren bu istidat gitti mi ne yerse yesin esek beynidir!
1530. Aklı arttıran bir ilâç olan belâdür yese afyon kesilir... kalp illeti ve akılsızlıgı artar!
Hnsanların bir bölügüyse savastadır..yarı hayvan,dogru yolu bulma bakımından yarı insandır!
Gece gündüz savasta, çekistedir bunlar... sonu yani insanlıgı, önüyle yani hayvanlıgıyla savasır durur.
Aklın nefisle savası Mecnun’un devesiyle savasına benzer..Mecnun’un sevdası Leylâ’dır,devenin sevdası
yavrusuna...nitekim Mecnun da “ Devemin sevdası ardındakinedir,benim sevdam önümdekine..ikimiz de sevdalıyız ama
sevdalarımız aykırı !" demistir.
Bu, Mecnun’la devesine benzer... o, ileriye gitmeye savasır, bu geriye gitmeye!
Mecnun’un sevdası, önde bulunan Leylâ’ya kavusmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulasmak!
1535. Mecnun, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.
Mecnun, tamamı ile askla, sevda ile dolu oldugundan kendisinden geçmemesine imkân yoktu.
Kendisini gözetleyen akıldı... fakat aklını, Leylâ’nın sevdası kapmıstı!
Deveye gelince o, çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı... yularını gevsek hissetti mi,
Anlardı ki Mecnun daldı gitti... hemen geriye yüz tutar, yavrusunun bulundugu tarafa dogru gitmeye baslardı.
1540. Mecnun kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittigini anlardı.
Üç gün böyle yol aldılar... Mecnun, âdeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.
Nihayet dedi ki: A deve, ikimizde âsıgız ama birbirimize aykırıyız... arkadaslıga lâyık degiliz!
Senin sevgin de bana uygun degil, yuların da senden ayrılmak gerek!
Bu iki arkadas da, birbirinin yolunu vurmada...tenden asagı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!
1545. Senin canın da arsın ayrılıgı ile yoksulluga düsmüs... teninse diken askıyla deveye dönmüs!
Can, yücelere kanatlar açmada...ten, tırnaklarıyla yere sarılmada!
Ey vatan askıyla ölmüs deve, sen benimle oldukça canım, Leylâ’dan uzak kaldı gitti!
Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalısı gibi bende seninle bu hallere düstüm... ömrüm geldi geçti!
Bu yol, vuslata erismek için iki adımdan ibaret... halbuki ben, senin hilenle tam altmıs yıldır, bu iki adımlık yolda
kalakaldım!
1550. Yol yakın... fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adamakıllı usandım artık!
Bu sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacagım, yandım artık, dedi!
Ona o genis ova daracık bir hale geldi... kendisini bir taslıga atıverdi!
Hem de öyle bir attı ki o yigidin bedeni ezildi...
Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayagı da kırıldı!
1555. Ayagını bagladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düser, yuvarlanarak giderim!
Hste güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lânet etmistir.
Allah askı, hiç Leylâ’nın askından az degersiz olur mu? Ona top olmak elbette daha dogru, daha yerinde!
Top ol da dogruluk yanına yat, ask çevgâniyle yuvarlanarak git!
Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Allah çekisiyle olur... halbuki önceki gidisimiz, deveyle idi!
1560. Bu çesit gidis, gidislerden apayrıdır... bu gidis cinlerin gidisiyle de olmaz, insanların çalısmasıyla da!
Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme degildir... bunu, Ahmed’in lûtfu meydana getirdi vesselâm!
Kölenin ücret azlıgından sikâyet ederek padisaha yazması
Sözü kısa kes de padisaha mektup yazıp gönderen köleyi anlat!
O köle, nazenin padisaha savasla, varlıkla, kinle dolu bir mektup yazıp gönderir.
Kalıbın, cesedin mektuptur, ona dikkat et, padisaha lâyık mı, degil mi? Bir anla da sonra gönder!
1565. Bir bucaga git, mektubu aç, oku... bak bakalım, içindeki sözler,padisahlara lâyık olan sözler?
Lâyık degilse o mektubu yırt, çaresine bak, baska bir mektup yaz!
Fakat ten mektubunu açmayı kolay sanma. Yoksa herkes gönül sırrını apaçık görürdü!
Bu mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin isidir bu, çocuk isi degil!
Hepimiz, fihriste kani olmus kalmısız... çünkü heva ve hevese, hırsa bulasmısız!
1570. Halbuki o fihrist, ona baksınlar da metni de öyle sansınlar diye halka bir tuzaktır.
Mektubu aç, bu sözden bas çevirme! Allah, dogruyu daha iyi bilir!
Mektubun fihristi, dille ikrar etmeye benzer... halbuki sen gönül mektubunun metnini sına!
Bak bakalım, ikrarınla muvafık mı? Buna bak da isin, münafıkların isine dönmesin!
Agır bir çuval yüklenip götürmeye koyulsan onun dısına bakmakla yükü hafiflemez ki!
1575. Asıl içine bak...çuvalda acı, tatlı ne var, bir gör de tasımaya degerse tası!
Yoksa çuvalındaki tasları bosalt... kendini bu saçma isten, bu ar olan yükten kurtar gitsin!
Çuvala aklı erer padisahlara, sultanlara götürülebilecek seyleri doldur!
Hırsızın koca sarıklı bir fakîhin sarıgını çalması,fakîhin sarıgı aç,bak ne götürdügünü anla..sonra götür diye bagırması
Bir fakîh, bez parçaları toplamıs, sarıgının içine ezip büzerek yerlestirmisti.
Bu suretle kavugunun büyük ve iri görünmesini, halkın kendisine ehemmiyet vermesini ve mescide gelince bas
köseye geçirilmesini istiyordu.
1580. Elbiselerden parçalar almıs, onlarla sarıgını büyütmüstü.
Sarıgının dısı, cennet elbiselerine benzemekteydi... fakat içi, münafık gönlü gibi rezil, çirkin bir seydi.
Parça parça bezler, yünler, deriler... hep o sarıgın içine gömülmüstü.
Bir sabah çagı, bu satafatla bir seyler elde etmek üzere medreseye giderken,
Hırsızın biri de dar bir yolda her türlü hilelere basvurup bir seyler yapmak üzere bekliyordu.
1585. Fakîh, o yola sapınca hemen basından kavugunu kaptı, isini basarmak için kosup gitmeye basladı.
Fakîh arkasından bagırdı: ogul, sarıgı çöz de öyle götür!
Böyle dört kanatla uçar gibi gidiyorsun ama götürdügün hediyeyi bir aç da gör!
Onu, elcegezinle bir aç, ovala da sonra götür, sana helâl ettim!
Hırsız, kaçarken sarıgı çözer çözmez içinden yola yüz binlerce bez parçası dökülüverdi!...
1590. O bir seye yaramaz, o olmayasıca sarıgından kala kala hırsızın elinde ancak bir arsın dogru düzen bezcegiz kaldı!
Hırsız, elindekini yere vurup “A asagılık adam, bu hileyle beni isimden gücümden ettin” dedi.
Dünyanın dünya ehline hal diliyle,ondan vefa umanlar ve bu tamahta bulunanlara vefasızlıgını söyleyerek nasihat
vermesi
Fakîh dedi ki: “ Hileyle seni yolundan alıkoydum ama nasihat yollu isi de anlattım!
Dünya da böyledir iste... bir hosça açılır saçılır ama vefasızlıgını da bagıra bagıra söyler!
Bu olus ve bozulus âleminde o hile, olustur, nasihat da bozulmus üstadım!
1595. Olus der ki: Hzim kutludur... ardımdan gel! Bozulus da git der, ben hiçbir sey degilim!
Ey baharların güzelligine sasırarak dudagını disleyip duran, güzün sapsarı benzine ve mevsimin sogukluguna bak!
Gündüzün günesin yüzünü güzel görmektesin ama onun bir de batma zamanında ölümünü düsün!
Dolunayı su güzelim çardakta bir hosça seyredersin ama ay sonunda bir de hasretine bak onun!
Bir oglan, güzellikle halkın efendisi olur... olur ama yarın da bunar, halka rezil rüsvay olur!
1600. Gümüs bedenli güzellerin vücudu, seni avladıysa ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen bedene bak!
Ey yaglı, ballı yemekleri gören, yiyen, onların fazlasını git de halâda seyret!
Pislige nerede senin o güzelligin... nerede senin tabaklarda o hos görünüsün, yerken senden duyulan o zevk, o lezzet,
de!
O sana der ki: o taneydi... ben de onun tuzagıydım... sen avlanınca o tane gizlendi!
Nice parmaklar vardır ki üstatlar bile onları kıskanır ama sonunda is islerken tirtir titrer!
1605. Can gibi güzel baygın gözler, nihayet görmez olur, onlardan su damlamaya baslar!
Aslanların safında giden aslan gibi yigit er, sonunda bir fareye maglûp olur!
Sanat sahibi ve çevik istidatlı kisiye sonunda bak! Hhtiyar esege döner, bunar gider!
Akıllılar alan siyah ve miskler saçan kıvırcık saçlar, nihayet boz esegin çirkin kuyruguna döner!
Önce açıla saçıla olusuna güzelce bir gör, sonunda da bozulusunu, rüsvay olusunu seyret!
1610. Önce sana tuzagını apaçık gösteren sey, sonunda ona kapılan hamların bıyıgını, sakalını yoldu!
Artık dünya, beni hileleriyle aldattı...yoksa aklım, onun tuzagından kaçardı elbet deme!
Altın gerdanlıgı, hamaili bir gör de bak...hakikatte nasıl bir tomruktur, bir zincirdir o!
Böylece bütün âlem cüzlerini say dök... hepsini önünden ve sonundan bir gör!
Kim daha ziyade sonu görürse o, daha kutludur... fakat kim ahırı görürse o daha fazla kovulmus, sürülmüstür!
1615. Her seyin yüzünü güzel ve parlak ay gibi gör...fakat evvelini gördükten sonra sonunu da seyret!
Seyret de kör iblise dönme... o, noksan oldugundan noksan görür, bir yanı görür de bir yanı görmez!
Âdem’in topragını gördü de dinini görmedi... bu âlemi gören mâneviyatını görmedi.
Ey, yigit er, erkeklerin kadınlara üstünlügü kuvvet, kazanç ve mal mülk bakımından degildir.
Öyle olsaydı aslan ve fil, daha kuvvetli oldugu için insandan yüce, daha üstün olurdu a kör!
1620. Ey yalnız bu anı gören, erkeklerin kadınlardan üstün olması erkegin kadına nazaran daha ziyade sonu görür
olmasındandır!
Erkek, isin sonunu göremezse isin sonunu görenlere nazaran kadın gibi noksan sayılır!
Âlemden iki zıt ses gelmektedir... bakalım sen hangisine istidatlısın?
Bir tanesi, iyi kisilere hayattır... öbürü kötü kisilere hile!
Bir ses, ey güzel ve bana düskün olan kisi, ben diken çiçegiyim... çiçek dökülür, ben kalırım; diken dalından ibaretim
ben der.
1625. Çiçegi, ey gül satan, gel bu yana der... dikenin sesiyse bizim yanımıza gelmeye kalkısma der!
Bu seslerden birini kabul ettin mi öbürünü duymazsın bile... çünkü seven kisi, sevgiliye aykırı olan kisilerin sözlerine
sagır olur!
O seslerin biri iste ben buracıktayım, hazırım der. Öbür ses de, sen benim sonuma bak der.
Cihanın bozulusu, “benim simdiki halim biledir, pusudur... sonumu, bir aynaya benzeyen önüme bak da gör!” der.
Bu iki çuvaldan birine girdin mi öbürüne zıt olur, artık ona lâyık olmazsın!
1630. Ne mutlu ona ki erlerin akıllarının duydugu bu sesi, önceden isitti!
Gönül evini hangi ses bos bulursa o gelir, tutar... artık sahibine ondan baskası ya egri görünür, yahut acayip!
Yeni testi sidigi emerse artık su, ondan o pisligi gideremez!
Âlemde her sey, bir seyi çekmektedir... küfür, kafiri, dogruluk, dogru yola götüreni!
Kehlibar da vardır, mıknatıs da... sen demir de olsan, saman çöpü de olsan elbette bir tuzaga düsersin!
1635. Demirsen seni bir mıknatıs kapar... yok saman çöpüysen kehlibara tutulur, ona gidersin!
Hyi kisilerle dost olmayan, elbette kötülerin yanında yer alır, onlara komsu olur!
Musa, Kıpti’ye göre pek kötüdür ama Haman da Hsrailogullarına göre taslanmıs melûnun biridir.
Haman’ın canı Kıpti’ye çeker, Âdem’in midesi bugdayla suyu!
1640.Karanlık yüzünden birisini tanıyamadın mı, kendisine kimi imam edinmis, kime uymus... bak, ne oldugunu
anlarsın!
Ârifin Allah nurundan gıdası vardır..’’Ben Rabbi’me konuk olurum,o beni doyurur ve suvarır’’denmistir..’’Açlık,Allah
yemegidir..Allah,dogruların bedenlerini onunla diriltir’’hadiside vardır ki açlıkta adama Allah yemegi gelir demektir.
Her yavru, anasının ardından gider... bununla da cinsiyet anlasılır.
Âdem ogluna süt, gögüsten gelir, esegin sütü de bedeninin yarısından, asagılık tarafından akar.
Adalet taksimcidir, bölüsülecek seyleri o bölüstürür... fakat sasılacak sey su ki bunda ne cebir vardır ne de zulüm!
Cebir olsaydı pismanlık olur muydu? Zulüm olsaydı Allah’nın koruması olur muydu?
1645. Gün geçti, ders yarına kaldı... sırrımız hiç güne sıgar mı ki?
Ey kötü kisinin yaltaklanmasına inanan, sözleri dogru sayan,
Sen su habbelerinden bir kubbe yapmıssın ama o öyle bir çadır ki ipleri pek kuvvetsiz,
Hile yıldırıma benzer... onun ısıgıyla yolcuların, yolu görmelerine imkân yok!
Bu âlemde de bir sey yok, bu âlemdekilerde de! Her ikisi de vefasızlıkta aynı gönüle sahip!
1650. Dünyanın oglu dünya gibi vefasız... sana yüz tutar ama o, yüz degildir, arkadır!
Fakat o cihanın ehli, o cihan gibi ebedi olarak ihsan ve keremdeki ahitlerinde, peymanlarında dururlar!
Hiç iki peygamberin birbirine zıt oldugunu, birbirlerinin mucizesini kapıp aldıgını gördün mü?
O âlemin meyvesi solar, bozulur mu? Akla mensup nese kederlenmez ki!
Nefis, ahdinde durmaz; o yüzden gebertilecek bir seydir ya! Kendisi de alçaktır, kıblegâhı da alçaktır.
1655. Nefislere de bu alçaklar toplulugu lâyıktır... ölüye mezarın, kefenin layık oldugu gibi!
Zekidir, ince seyleri bilir... bilir ama degil mi ki kıblesi dünyadır, onu ölü bil sen!
Allah’nın vahiy suyu bu ölüye ispat etti de ölü topraktan bir diri zuhur etti.
Fakat sen vahiy gelmedikçe sakın o yüzüne sürdügün ömrü uzun olasıca kırmızılıga güvenip aldanma, gururlanma ha!
Nazardan düsücü olmayan bir ses, bir söhret... batmayan bir günese mensup parlaklık ara!
1660. O ince hünerler, o dedikodular, Firavun’un kavmine benzer, ecel Nil nehrine!
Onları parlaklıgı kemerleri, sayvanları ve büyüleri, halkı boyunlarından zorla çeker ama,
Hepsini de büyücülerin büyüsü bil... Ölümse ejderha haline gelen o sopadır.
Bütün büyüleri bir lokma yaptı da yuttu... geceyle dolu olan bir alemi sabahın yalayıp yutması gibi hani!
Fakat o yutmakla sabahın nuru artmadı ki... evvelce nasılsa yine de öyle!
1665. Çokluk, fazlalık eserdedir, zâtta degil... zâtta ne artma vardır, ne eksilme!
Allah âlemi yaratmakla çogalmadı, artmadı... zaten önce olmayan simdi olmus degildir ki!
Fakat halkın yaratılmasıyla eser çogaldı, arttı. Yalnız bu iki artmanın arasında hayli fark var!
Eserin artması onun zuhurudur... bu suretle sanatları ve isi zahir olur, görünür.
Zâtın artmasına gelince bu, o zâtın sebeplere baglı ve sonradan meydana gelmis olduguna delildir.
"Musa,içinde bir korku duydu..dedik ki:Korkma,sen,ondan yücesin" ayetinin tefsiri
1670. Musa, büyü de insanı sasırtır... ben ne yapayım ne isleyeyim? Halk, mucizeyle büyüyü ayırt edemez ki dedi.
Allah dedi ki: O fark edisi ben onlarda izhar eder, dogruyu egriyi ayırt edemeyen aklı görür, bilir bir hale getiririm.
Onlar deniz gibi köpürdüler ama korkma ya Musa, sen üstün olacaksın!
Sihir, zamanında övünülecek bir seydi... fakat asâ ejderha olunca bütün sihirler utanılır bir sey oluverdi!
Herkes güzellik sirinlik dâvasındadır ama sirinliklere mihenk tası ölümdür!
1675. Büyü de geçti gitti, Musa’nın mucizesi de... her ikisinin de varlık damından legenleri düstü!
Büyü legeninin sesinden yalnız lanet kaldı; din legeninin sesinden de yalnız yücelik!
Mihenk tası, erkekte de yok, kadında da... o gizli kalmıs; artık ey kalp, gel, safa karıs da lâf et, tam sırası!
Lâfın tam zamanı simdi... çünkü mihenk yok ortada, artık seni yüce tutarlar, elden ele gezersin ey kalp!
Kalp her an gururlanır da der ki ben daima senin gibiyim a altın... ne vakit senden asagıyım ki?
1680. Altında evet ey kapı yoldası, der...fakat mihenk geliyor hazırlan hele!
Bedenin ölümü, sır ehli için bir hediyedir...halis altına makastan ne noksan gelir ki?
Kalp, eger sonuna baksaydı sonradan kararacagına önceden kararırdı:
Önceden kararınca da nifaktan, kötülükten uzak kalırdı.
Fazilet ve ihsan kimyasını isteseydi aklı, hilesinden üstün olurdu.
1685. Gönlü kırık bir hale gelince de kendisini anlar, kırıkları düzelten Allah’yı önünde görürdü.
Dâvacı, sonunu görünce kırık, sınık bir hale gelir de derhal baglanır, sarılır, kırıklıgı geçiverir!
Allah ihsanı, bakırları iksire dogru sürer götürür... fakat o altın yaldızlı, bu ihsandan mahrum kalır.
Ey altın yaldızlı, davaya kalkısma da sana müsteri olan hep böyle kör kalmaz, sen onu gör!
Mahser nuru, onların gözlerini açar... onların gözlerini sen baglıyordun ya... bu yüzden rüsvay olursun sen!
1690. Hsin sonunu gören, canların ve gözlerin hasedini çeken kisileri gör!
Bir de bu günkü gören kisileri seyret! Bunlar, içleri bozuk kisilerdir... asıldan bas çekmisler, ayrılmıslardır!
Bugünü görenlere, bu yüzden bilgisizlikte ve süphede kalanlara göre suphu sadıkla suphu kâzibin ikisi de birdir.
Suphu kâzip, yüz binlerce kervanı helak yeliyle süpürmüs, gitmistir civanım!
Cihanda hiçbir nakit yoktur ki o, isteklileri yanıltmasın... vay o kisinin canına ki mihengi makası yoktur!
Dâvaya kalkısan kisiye,dâvadan geçmesi için ısrar ve peygamberlere uymasını emredis
1695. Ebu Süleyman dedi ki: ben de Ahmet’im... Ahmet’in dinini hileyle vurup kıracagım
Ebu Süleyman’a de ki: Pek kibirlenme, isin önüne bakıp böbürlenme, sonuna bak!
Basına adam toplama hırsıyla kılavuzluga kalkısma... kılavuza uy, ardından git de önünde mum gidedursun, sen de
yolunu gör!
Mum, ay gibi maksadını gösterir... bu tarafta tane var, yahut burası tuzak der!
Elinde bir ısık oldu mu istesen de istemesen de dogan iziyle karga izini görür, ayırt edersin!
1700. Fakat mumun yoksa buna imkân yoktur. Çünkü bu kargalar hilekârdır... akdoganların seslerini ögrenmislerdir.
Yigit, hüthüdün sesini ögrense de nerede hüthüdün sesi, Seba’nın haberi?
Arızi sesi, asıl sesten bil...padisahların taçları, hüthütlerin taçlarından alınmadır!
Dervislerin sözleriyle ariflerin nüktelerini su hayasızlar, dillerine dolamıslardır.
Eski ümmetlerin helâk olması, hep katı tası öd agacı sanmalarındandır!
1705. Onu anlayacak, meydana çıkaracak temyiz kabiliyetleri vardı ama hırs ve tamah, insanı kör ve sagır eder!
Körlerin körlügü rahmetten uzak degildir, onlara acınır. Fakat hırs körlügüne özür yoktur!
Padisahın çarmıha gerdigi adama acınır, fakat haset çarmıhına gerilen bagıslanmaz!
A balık, sonuna bak isin, oltaya degil! Fakat pis bogazlıgın, senin isin sonunu gören gözünü kapattı!
Hki gözle evveli sonu gör... kendine gel, iblis gibi tek gözlü olma!
1710. Tek gözlü ona derler ki yalnız içinde bulundugu hali görür... hayvanlar gibi baska seyden haberi yoktur.
Öküzün iki gözünü çıkarmanın cezası bir gözü çıkarma cezasıdır... çünkü onda seref yoktur ki!
Öküzün iki gözü, degerinin yarısıdır... çünkü onun iki gözle yapacagı seyi, sen ona yaptırabilirsin!
Fakat bir insanın tek gözünü çıkarsan degerinin yarısını vermek gerek!
Zira insan gözü, baslı basına baska birinin yardımı olmaksızın bir is görebilir!
1715. Esegin gözü, isin sonunu görmediginden esek, çift gözlü olsa da tek gözlü hükmündedir.
Bu sözün sonu yoktur... o hafif akıllı, ekmek tamahı ile padisaha mektup yazmaya koyuldu.
Nafaka istemek için kölenin padisaha mektup yazması
Mektubu yazmadan mutfak eminine gitti... ey cömert padisahın mutfagındaki hasis adam, dedi...
Nafakamdan bu kadar sey kesmek padisahtan, padisahın himmetinden uzaktır!
Mutfak emini dedi ki: öyle iktiza etmistir de ondan kesmistir... ne hasisliktendir bu, ne de darlıgından!
1720. Köle, hayır dedi... vallahi bu söz, bu emir, padisahın degildir... padisahın yanında eski altın bile topraktır âdeta!
Mutfak emini, ona on türlü delil getirdi... fakat o hırsından hepsini reddetti.
Kusluk vakti nafakası az gelince bir hayli söylendi, kötü sözler söyledi, fakat hiçbir faydası olmadı.
Dedi ki: siz bunu kasten yapıyorsunuz. Mutfak emini “ hayır biz emir kuluyuz!”
Bunu feri’den sanma, asıldandır bu... yaya pek kabahat bulma, oku atan koldur.
1725. “Attıgın vakit sen atmadın” âyeti bir iptilâdır... fakat Peygambere de pek günah bulma; bu is Allah’dandır!
“A gözü kamasmıs adam, su bastan bulanıktır... gözünü bir iyice aç da isin önüne bak!” dedi.
Köle kızgınlıkla, dertle bir bucaga çekildi, padisaha kızgınlıgını bildirir bir mektup yazdı.
Mektupta padisahı övdü... onun cömertlik incilerini deldi!
“Ey avucu, hacetler isteyeni hacetini vermede denizden de cömert olan, buluttan da cömert olan!
1730. Çünkü bulut verir ama aglaya aglaya verir... halbuki senin elin, gülerek biteviye sofralar yayar” dedi.
Mektubun zâhiri medihti ama o medihlerden kızgınlıgının kokusu duyuluyordu.
Senin isin de tıpkı onun isi gibi nursuz ve çirkin... çünkü sen, yaradılıs nurundan uzaksın, uzak!
Bayagı kisilerin isi kesatlıdır... taze meyve gibi o, çabucak bozulur, çürür!
Dünyanın parlaklıgı ve revacı da ondan kesat bulur... çünkü o, olus ve bozulmus âlemindendir.
1735. Methedende kin oldu mu onun karihasından dogan medihler, insana hos gelmez!
Gönül, kinden, pislikten arın da sonra çevikçe hamd suresini oku!
Agzınla hamd ediyorsun ama için bunu reddetmede... dilindeki hamd, ya seytanlıktır, ya efsun!
Hste onun için Allah “Ben dısa bakmam, içe bakarım” dedi.
Serefini korumak için medihlerde bulunan,fakat içinden dert ve elem kokusu duyulan,hırkasının eksikliginden o
sükürlerin lâftan,yalandan ibaret oldugu anlasılan övücü
Birisi, Irak’tan bir hırkayla çıkageldi. Dostları, ayrılıgını sordular;
1740. Dedi ki: dogru, ayrılık vardı ama yolculuk bana pek kutluydu,âdeta beni mustulamaktaydı.
Halife, bana tam on kat elbise verdi... yüzlerce methüsena, ona yakın olsun!
Onu bir hayli övdü, sükürlerde, hamitlerde bulundu... nihayet sükür, haddini astı.
Dediler ki: senin perisan halin, yalanına sahadet etmekte.
Bedenin çıplak, basın kabak, için yanmıs... bu sükürleri, bir yerden mi çaldın, yoksa birisinden mi ögrendin?
1745. Nerede methettigin emîrin sükür ve hamd nisaneleri? Onların, su serefsiz basında, ayagında görünmesi gerekti.
Dilin, o padisahı methetmede ama yedi âzan da sikayet edip duruyor.
O cömertlik padisahını, o kerem sultanını övüyorsun ama bu övüse karsılık ayagında bir ayakkabı, bacagında bir
salvar olmalıydı bari!
Ben, dedi... bütün verdiklerini dagıttım;emîr ihsanda kusur etmedi hiç!
Bütün ihsanlarını aldım, fakat hepsini yetimlere, yoksullara bagısladım.
1750. Mal verdim, karsılıgında uzun bir ömür aldım... çünkü içim pek temizdir benim!
Bunun üzerine dediler ki: o kutlu mal gittiyse içindeki bu duman, bu hararet nedir ya?
Hçinde diken gibi yüzlerce pislik var...hiç keder, mustulanma nisanesi olur mu?
Söyledigin o geçmis seyler dogruysa nerede ask, bagıslama ve razı olma nisanesi?
Hadi tutalım mal kayboldu gitti, meyil nerede? Sel geçip gittiyse geçtigi yer hani?
1755. Gözün evvelce cana canlar katan siyah bir göz idiyse hadi diyelim o güzellik geçti... fakat neden simdi gözün gök?
A eksi suratlı, temizlik nisanesi nerede? Senden egri lâfların kokusu gelmekte, sus!
Mal bagıslamanın gönülde yüz türlü nisanesi olur... iyi isin yüzlerce alâmeti görünür!
Malını dagıtıp bagıslayan kisinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir!
Allah tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonra temiz mahsul vermesin... imkânı yok!
1760. Allah bahçeleri de mahsul vermezse artık Allah yeri genistir denebilir mi? Söyle!
Bu yokluk yeri bile mahsul vermemezlikte bulunmaz... artık bundan çok genis olan Allah yeri nasıl olur da mahsul
vermez?
Bu yerin bile sayısız mahsul verme kabiliyeti vardır, en asagı bir tohuma yedi yüz verir!
Hamd ediyorsun, hani hamd edenlerin nisanesi? Bu nisaneler ne içinde var, ne dısında!
Ârifin Allah’ya hamd etmesi dogrudur... çünkü o hamdın sahidi eldir, ayaktır!
1765. Hamd edis, ârifi karanlık cisim kuyusundan çekip çıkarır... dünya zindanından kurtarır!
Sırtındaki takva atlasıyla ülfet nuru, hamd etmesinin nisanesidir.
Bu egreti âlemden kurtulmus, gül bahçelerinde, akarsu kenarlarında yurt tutmustur.
Oturdugu yer, yurt, vâsıl oldugu makam ve rütbe, yüce himmetinin sır sedirinin üstüdür!
Orası öyle bir dogruluk makamıdır ki dogruların hepsi de orada lâtif, neseli ve sevinçli yüzlerinden belli olarak yurt
tutmuslardır!
1770. Onların hamd etmeleri, gül bahçesinin bahara hamd etmesi gibidir... yüzlerce nisanesi, yüzlerce alâmeti ve eseri
vardır!
Baharın geldigine kaynak, fidan, çimen... o gül bahçesi, o elvan çiçekler sahittir.
Güzelin her tarafta binlerce sahidi vardır... sedefteki incinin olusuna sahadet edenler gibi.
Halbuki senin nefesinden kötü sırrın kokusu gelmede... ey lâfazan, derdin basından, yüzünden parlayıp görünmede!
Âlem meydanında kokudan anlayan maharet sahipleri var... öyle ataklık edip pek hayhuy etmeye kalkısma!
1775. Misten bahsetme... agzından sogan kokusu gelmede, sırrını açıga vurmada!
Sen daima gülbeseker yedim diyorsun ama nefesinden gelip duran sarımsak kokusu, yavelenme be demekte!
Gönül, büyük ve genis bir eve benzer... gönül evinin gizli komsuları vardır.
Pencereden, duvardaki delikten görüp gözetir, sırları anlarlar!
Ev sahibinin sezinlemedigi, hiç bilmedigi bir yarıktan, bir delikten onlar, her seyi görürler.
1780. Kuran’ı okusan a... Seytan ve kavmi, gizlice insanların halinden koku alırlar.
Hnsanın bilmedigi bir yoldan insanın sırrını anlarlar... bu yol, duyguyla duyulur, yahut buna benzer bir seyle bilinir yol
degildir.
Görenlerin ortasında hileye kalkısma... mihenk ortadayken lâafa girisme ey kalp!
Mihengin, halisi de anlamaya kabiliyeti vardır, kalpı da... Allah, onu beden ve kalp emîri yapmıstır!
Seytanlar bile o kabalıklarıyla, o kötülükleriyle sırrımızı, fikrimizi, gittigimiz yolu biliyorlar...
1785. Onların bile içimize hırsızlama bir yolu var... biz, onların hırsızlıklarından bas asagı gelmedeyiz...
Her an, bize büyük ziyanlar veriyorlar... delikleri var, yarıkları var; bizi gözetliyorlar...
E artık âlemdeki aydın canlar, neden gizli hallerden bihaber olsunlar?
Gökyüzüne çadır kurmus canlar, insanın vücuduna girmede seytanlardan asagı olurlar?
Seytan, hırsızlama olarak göge çıkmaya kalkısır da yakıcı sahapla kovulur, sürülür.
1790. Kötü kâfir, savasta mızrakla nasıl beyni üstüne düserse o da gökten bas asagı öyle düser!
Seytanları, o gönüllerin begendikleri ruhları kıskandıklarından gökten böyle bas asagı atarlar...
Artık çolak, topal, kör ve sagır degilsen ulu ve yüce ruhlara karsı bu zanda bulunma...
Utan, az söylen, can çekisme... cismi gözeten, sırlarını anlayan nice casus var!
Allah doktorlarının,müridin ve yabancının yüzünden,sesinin tonundan, gözünün renginden din ve gönüllerdeki hastalıgı
anlamaları.. bu söyle dursun, gönül yolundan da anlarlar; çünki onlar kalb casuslarıdır.. onlarla oturunca dogru yürekle
oturun!
Bu beden doktorları pek bilgilidirler... senin hastalıklarını senden daha iyi bilirler!
1795. Hdrara bakıp ahvalini anlar... fakat sen; hastalıgını o tarzda bilemez, teshis edemezsin.
Sonra nabızdan benizden, kandan da her türlü hastalıgın kokusunu alırlar.
Âlemdeki Allah doktorları, artık sen söylemeden nasıl olur da halini anlamazlar senin?
Nabzından da gözünden de, benzinin renginden de, sende derhal yüzlerce hastalık bulur, anlarlar.
Beden doktorları, doktorlugu yeni ögrenmislerdir zaten... onlar, hastalıgı teshis için idrara vesaireye muhtaçtır.
1800. Fakat kâmil, Allah doktorları, uzaktan adını duydular mı varlıgının ta derinlerine kadar girerler!
Hattâ sen dogmadan yıllarca evvelki hallerini bile görürler!
Ebuyezid’in,Hasan Harkani’nin,Allah ruhlarını kutlasın,dogacagını yıllarca önce müjdelemesi..onun suret ve siretine ait
nisaneleri birer birer söylemesi ve tarihçilerin, tahkik için bunları yazmaları
Bayezid’in Ebulhasan’ın halini daha evvelce nasıl gördügünü duymadın mı?
Bir gün o takva sultanı, dervisleriyle sahradan geçerken,
Ansızın ona Rey civarında Harkan tarafından bir kokudur geldi.
1805. Orada istiyaklı bir feryat çekti, rüzgârdan koku aldı.
Âsıkçasına bir kokladı; âdeta ruhu rüzgârdan bir sarap tatmaktaydı.
Buzlu suyla dolu olan bir testinin dısında ter gibi sular peydahlanır.
O, havanın soguklugundan meydana gelir... yoksa testinin içinden dısarı su sızmaz!
Koku getiren rüzgâr, onu su haline getirmistir... iste onun gibi su da Bayezid’e halis sarap haline gelmisti!
1810. Bayezid’de sarhosluk eseri görününce bir müridi ona gelip
Sordu: “Bes duyguyla altı cihetten dısarı olan su hos hal nedir?
Yüzün gâh kızarmakta, gâh agarmakta... bu ne hal, bu ne müjde?
Koklayıp duruyorsun ama görünürde gül yok, süphesiz bu, gayb âleminden, hakikî güllerin açtıgı gül bahçesinden.
Ey her kendini tanıyan, bilen kisinin muradı ve maksadı olan er, her an sana gayb âleminden bir haber, bir mektup
gelmekte,
1815. Her an Yakup gibi sana da bir Yusuf’tan sifa kokusu erismekte.
Bize de o testiden bir katra dök... bize de o gül bahçesinden bir kokucuk anlat!
Biz buna alısmamısız ey yüce ve güzel er... bizim dudagımız kuru, sen bu sarabı yalnızca içiyorsun!
Ey, çevik er, ey gökyüzünü dönüp dolasan er, içtigin saraptan bize de bir yudumcuk sun!
Bu zamanda meclisin beyi sensin, senden baskası degil... bize de bak!
1820. Bu sarap, gizlice içilir mi ki? Sarap, muhakkak adamı rezil, rüsvay eder!
Kokusunu gizlesen bile sarhos gözlerini ne yapacaksın ki?
Zaten bu koku, alemde yüz binlerce perde altında gizlenebilecek bir koku degil ki!
O keskin kokuyla ovalar, çöller doldu... hatta ova da nedir ki? O koku, dokuz felegi bile geçti!
Bu sarabın bulundugu testinin basını balçıkla örtme... zaten bu öyle bir açıkta sarap ki örtülmesine imkan yok!
1825. Ey sırlar bilen sır söyleyici, seni avlayanı lûtfet, söyle!
Bayezıd dedi ki: “Sasılacak bir koku geldi bana... Peygambere Yemen’den gelen koku gibi!
Muhammet demistir ki. Seher yelinin eliyle bana Yemen’den Allah kokusu gelmekte.
Vise’nin ruhuna Rahim’in kokusu geldigi gibi Üveys’ten de Allah kokusu geliyor.
Üveys’ten, Karen kabilesinden garip bir koku geldi de Peygamberi sarhos etti, neselendirdi!
1830. Üveys kendinden geçmis, yere mensupken göklere mensup olmustu!
Heliyle, sekerle karısmıs, halli hamur olmus, acı tadı kalmamıstı artık!
Heliyle, varlıgından tamamıyla geçmisti... yalnız heliyle seklindeydi ama lezzeti kalmamıstı ki!”
Bu sözün sonu gelmez. O aslan er, gayb aleminin vahyinden neler söyledi? Sen onu anlat!
Rasul sallallahu aleyhi vesselem’in ‘’Ben Yemen tarafından Rahman kokusunu almaktayım’’demesi
Bayezıd dedi ki “Bu taraftan bir dostun kokusu gelmekte... bu köyden bir padisah geliyor!
1835. Bunca yıldan sonra bir padisah dogacak... otagını göklere kuracak!
Yüzü Allah’nın gül bahçelerinin tesiriyle gül rengine dönecek... makam ve rütbe bakımından benden üstün olacak!”
Dediler ki: Adı ne? Bayezid, Ebül Hasan dedi... onun seklini, kasının çenesinin ne sekilde oldugunu anlattı.
Boyunu, rengini, seklini, saçlarını, yüzünü bir bir anlattı.
Hç huylarını, manevi sıfatlarını... ruhunu, yolunu, yerini, varlıgını hep söyledi.
1840. Ten sekli, ten gibi igretidir... ona pek gönül verme... o bir anda gelir geçer!
Tabii ruhun sekli, hali de fanidir... o can seklini, sıfatını iste ki gökyüzündedir!
Onun bedeni, yeryüzünde mum gibidir... nuru ise yedinci kat tavanın üstündedir!
Günesin ısıkları odadadır ama günes, dördüncü kat göktedir.
Gülün suretini, lâtife yollu burnunun altında görürsün ama gül kokusu dimagın ta tavanına, sayvanına kadar her yeri
tutmustur.
1845. Uyuyan adam, Aden’de bir azaba ugradıgını görür ama aksi, bedeninde ter halinde görünür!
Gömlek, Mısır’da bir harise rehin olmustur ama Kenan ülkesi o gömlegin kokusuyla dolmustur!
Tarihçiler, bunu duyunca Bayezid’in tayin ettigi zamanı yazdılar... âdeta sise benzeyen kamıs kalemlerini kebapla
bezediler.
Tanı o zaman, o tarih gelip çatınca o padisah dogdu... devlet satrancını oynadı!
Bayezid’in ölümünden sonra yıllar geçti, Ebul Hasan dünyaya geldi.
1850. O padisah, Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.
Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... neden mahfuzdur o levh? Hatadan!
Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Allah, dogrusunu daha iyi bilir ya, Allah vahyidir!
Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demislerdir.
Sen istersen onu gönül vahyi farzet... Gönül zaten onun nazargâhıdır... Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder?
1855. Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün... hatadan, yanılmadan eminsin!
Sofinin canına,gönlüne gelen Allah yemeginin eksilmesi
Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksullugu, ona dadı ve gıda kesilir.
Çünkü cennet, hosa gitmeyen seylerden meydana gelmistir... merhamet, gönlü kırık âcizlerin nasibidir.
Yücelikle baslar kıran kisiye ne Allahnın merhameti nasip olur, ne halkın!
Bu sözün sonu yoktur... evet, o yigit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlıgından perisan oldu!
1860. Ne mutlu o sofiye ki rızkı azalır... boncugu inci olur, kendisi deniz kesilir!
O hususi Allah nafakasını duyan, Allahnın yakınlıgına erer,gayb nafakasını elde eder.
Fakat ruh nafakası noksan olan kisinin canı o noksan yüzünden titremeye baslar.
Anlar ki bir hata etmistir de bundan dolayı rıza yaseminligi perisan olmustur.
Hste o adam da ekinin az olması yüzünden harman sahibine mektup yazdı.
1865. Mektubunu o yüce ve adil padisaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi.
Dedi ki: onun derdi yalnız gıda, baska bir sey degil... ahmaga verilecek en iyi cevap sükûttur.
Ayrılık ve vuslat derdi onda hiç yok... fer’e baglanmıs, aslı hiç aramıyor.
O ahmagın biri... varlıga kapılmıs, ölmüs gitmis fer’in derdiyle asla aldırıs bile etmemekte.
Göklerle yeri bir elma farz et... Allahnın kudret agacından bitmis!
1870. Sen, bu elmanın içindeki bir kurda benzersin; agaçtan da haberin yok, bahçıvandan da!
Elmada bir kurt daha var; fakat onun canı dıs âleminde bayrak sahibi!
Onun hareketi elmayı yarar... elma onun hareketine karsı koyamaz!
Hareketi, perdeleri yırtar... sureti kurt ama hakikatte o, bir ejderha!
Demirden çıkan ilk ates, dısarıya yavas ,yavas adım atar.
1875. Dadısı pamuktur önce... fakat sonunda suleleri ta esire kadar çıkar,
Hnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır... fakat nihayet meleklerden de üstün olur.
Pamuk ve kükürdün himayesinde sulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar!
Karanlık alemi aydınlatır... demirden yapılma tomrugu bile igneyle deler geçer!
Ates de cismanidir ama ne ruhtandır, ne de ruhani âlemden!
1880. Cisme, o yücelikten bir nasip yoktur... cisim, can denizinin önünde bir katra gibidir!
Cisim, canla artar, gün günden fazlalasır... fakat can gitti mi cisme bak, ne hale gelir?
Cisminin haddi, bir iki arsından fazla degildir... fakat canın, ta göklere kadar çıkar, dolasır!
En iyi kisi, ruha ta Bagdat’a Semerkand’a kadar olan mesafe tasavvurda yarım adımdır ancak!
Gözünüz iki dirhemlik tas agırlıgında bir yag parçasıdır ama ruhunun nuru göklere dek her tarafı kaplar.
1885. Nursa, bu göz olmadan da uykuda her seyi görür... fakat göz, bu nur olmayınca ancak harap olur gider!
Canın, tenin sakalıyla, bıyıgıyla alıs verisi yoktur... fakat ten, can olmayınca murdardır, asagıdır!
Bu cisim, hayvani ruhun debdebesine sebeptir... sen daha önceden git de insani ruhu gör!
Hnsandan da dedikodudan da geç de Cebrail’in ruhunun dayanıp kaldıgı deniz kıyısına var!
Ondan sonra Ahmed’in canı (esrarı fas etme sakın diye) sana karsı dudagını ısırsın... Cebrail, senden korksun, geride
kalsın!
1890. Bir yay kadar ileri varır, sana dogru gelirsem derhal yanarım desin!
Kölenin,mektuba padisahtan cevap gelmeyisinden kızıp perisan olması
Bu ovanın ne bası var zaten, ne sonu... o köle de mektubuna cevap gelmediginden sıkılıp duruyor!Dostları,ayrılıgını
sordular;
Ne sasılacak sey, padisah neden bana cevap yazmadı... yoksa kızgınlıgından mektubu götüren bir hıyanetlikte mi
bulundu?
Mektubu mu gizledi, yoksa padisaha vermedi mi? Acaba bir münafık mıydı, saman altından su mu yürüttü?
Tecrübe için baska bir mektup yazar, hünerli, terbiyeli bir baska elçi arar bulurum demekte,
1895. Cahilliginden o bihaber, padisahı, mutfak eminini, mektup götüreni ayıplamaktaydı.
Hiç ben din yolunda egri gittim, gavurluk ettim diye kendisine gelmiyor, kusuru kendinde bulmuyordu.
Süleyman aleyhisselâm’ın bir kusuru yüzünden rüzgârın ters esmesi
Rüzgâr,Süleyman’ın tahtına ters esti...Süleyman dedi ki: Ey rüzgâr, ters esme! ;
Rüzgâr da ey Süleyman dedi, ters hareket etme... ters hareket edersen, benim tersligime kızma!
Allah, biz ders alalım da insafa gelelim diye bu teraziyi halk etti.
1900. Sen eksik dirhem korsan ben eksik tartarım... sen benimle apaydın muamelede bulunursan ben de seninle
apaydın muamelede bulunurum!
Böylece Süleyman’ın tacı da egrildi... aydın günü ona gece etti âdeta!
Süleyman dedi ki: Ey taç, neden basımda egrilirsin... A günes, dogumdan eksilme benim!
O eliyle tacı düzelttikçe taç egrilmekteydi yigidim!
Tam sekiz kere dogrulttu, sekiz kere egrildi... dedi ki: Ey taç, bu ne bu? Egrilme artık!
1905. Taç dedi ki: Beni yüz kere dogrultsan yine egrilirim... çünkü inanılır kisi, sen egrilmedesin!
Süleyman, bunun üzerine kalbini dogrulttu... gönlündeki sehvetten sogudu...
Tacı da derhal dogruldu... nasıl istiyorsa basında öyle durdu.
Süleyman, bundan sonra onu mahsustan egriltmede, taç da inadına dogrulmadaydı.
O ulu Peygamber, tacını sekiz kere egriltti; her defasında taç, basında dogruldu.
1910. Taç, dile geldi de ey padisah, nazlan dedi... kanadından mademki tozu, topragı silktin; uç!
Bana izin yok ki bundan ileriye geçeyim... bu sırrın gayb perdelerini yırtayım!
Elini sen agzıma koy da kapat... agzım, begenilmeyen seyler söylemesin!
Hasılı sana ne dert gelirse baskasına kabahat bulma; kendine bak!
Dostum, bu is baskasından oldu sanma... o kölenin ugrastıgı gibi ugrasıp durma!
1915. Köle, gâh elçiyle, mutfak eminiyle ugrasıp savasmasaydı... gâh cömert padisaha kızmadaydı.
Tıpkı Firavun gibi... hani o da Musa’yı bırakmıstı da halkın yavrucaklarının baslarını kestiriyordu.
Halbuki düsman, o kör gönüllünün evindeydi... oysa baska çocukların baslarını kopartıp duruyordu!
Sen de dıs âleminde baskalarıyla kötü oluyorsun da içten kötü nefsinle uzlasıyorsun.
Düsmanın o... fakat sen ona seker vermedesin... dısarıdan da herkesi töhmetli tutmadasın!
1920. Sen Firavun gibi körsün, kör gönüllüsün... düsmanla iyisin de suçsuzları asagılatmadasın.
A firavun, niceye dek suçsuzları öldürecek, asıl suçlu olan nefsini hos tutacaksın?
Firavun’un aklı, padisahların aklından üstündü ama Allah hükmü onu akılsız ve kör etmisti!
Bir adamın can gözünü, can kulagını Allah kapattı mı o adam Eflatun olsa hayvanlasır!
Hasılı Bayezit hakkındaki gayb hükmü nasıl zuhur ettiyse Allah hükmü levh üstünde ( çaresiz) zuhur eder.
Allah razı olsun Seyh Ebulhasan’ın Ebuyezid’in kendisinden ve ahvalinden haber verdigini duyması
1925. Ebulhasan, Bayezid’in buyurdugu gibi zuhur etti... ve bunu adamlarından duydu.
Bayezid, Hasan benim dervisim ve ümmetim olur... her sabah benim mezarımda benden ders alır demisti.
Kendisi de dedi ki: ben de Seyh’i rüyamda gördüm... ruhundan bu sözü duydum.
Her sabah, onun mezarına yüz tutar, ta kusluk çagına kadar huzurunda dururdu.
Ya bir seyhin huzuruna gider gibi o mezarın basına gelir, yahut da sözsüz müskülleri hallolurdu.
1930.Nihayet yine bir gün kutlulukla o mezarın basına geldi... yeni kar yagmıstı, mezarlar karla örtülmüstü.
Mezarın üstünde kat kat karların bayrak gibi yüceldigini, kubbe kubbe yıgıldıgını görünce gamlandı.
O diri Seyh’in mezarından ses geldi. Ben buradayım, bana gel diye seni çagırıp duruyorum.
Kendine gel... sesime kos; bu yana segirt! Âlem karla dolsa da sen, benden yüz çevirme!
O gün, Ebulhasan’ın hali düzeldi... önce duymus oldugu sasılacak seyler, o gün kendisinde zuhur etti.
Kölenin ilk mektuba cevap gelmeyince padisaha baska bir mektup daha yazması
1935. O kötü zanda bulunan köle kınamalarla, feryadu figanlarla dolu bir mektup daha yazdı.
“Bundan önce padisaha bir mektup daha yazdım... fakat bilmem eline degdi mi?” dedi.
Güzel yüzlü padisah o mektubu da okudu; ona da cevap vermedi, seslenmedi.
Padisah ona aldırmamaktaydı... o da tam bes kere padisaha mektup yazdı.
Nihayet perdeci bası “ o da sizin kulunuz... bir cevap verseniz deger.
1940. Cevap verirseniz, bir kula, bir köleye lûtuf ile bakarsanız padisahlıgınızdan ne eksilir ki?” dedi.
Padisah dedi ki: bu kolay... fakat köle sersem... ahmak adam çirkindir, Allah merdududur.
Suçunu, kabahatini affederim ama illeti bana da sirayet eder sonra!
Bir uyuz, yüz kisiyi uyuz eder... hele bu hareketi begenilmez habis uyuz , büsbütün beterdi!
Kâfir bile akılsızlık uyuzuna tutulmasın... yoksa sumlugu, bulutta bile yagmur bırakmaz!
1945. Sumlugu yüzünden buluttan bir katra yagmur yagmaz... sehir, onun baykuslugu yüzünden viraneye döner!
O ahmakların uyuzlugu yüzünden Nuh tufanı, koca bir âlemi kötülüklerle yıktı gitti!
Peygamber “ Kim ahmaksa düsmanımızdır... yol kesen gulyabanidir...
Akıllıysa canımızdır; ondan gelen serin esinti ondan gelen rüzgâr bize feslegendir.
Akıl, bana sövse razıyım... çünkü benim feyiz vericiligimden bir feyze sahiptir.
1950. Onun sövmesi faydasız degildir... bos elle kalkıp konukluga gelmez.
Ahmak, agzıma helva tıksa onun helvasından hastalanır, ateslenirim! dedi.
Lâtifsen. Gönlün aydınsa sunu iyice bil: Esek götünü öpmede bir lezzet yoktur!
Faydasız yere bıyıgını pis pis kokutur... yemek yemeksizin elbise, onun tenceresiyle kararır!
Yemek dedigim akıldır, ekmek ve kebap degil... ogul, cana gıda akıl nurudur.
1955. Hnsana nurdan baska bir yiyecek yoktur... o candan baska bir seyle beslenip yetismez insan.
Bu yiyecekleri yavas yavas azalt... çünkü bunlar, esek gıdasıdır, hür adamın gıdası degil!
Bunları azalt da asıl gıdayı almaya kabiliyetin olsun, nur lokmalarını yiyesin!
Bu ekmegin ekmek olusu, o nurun aksiyledir... bu canın can olusu, o canın feyziyledir.
Bir kerecik nur yemegini yedin mi ekmegin basına da toprak saçarsın, tandırın basına da!
1960. Akıl, iki akıldır: Birincisi kazanılan akıldır... sen onu mektepte çocuk nasıl ögrenirse öyle ögrenirsin.
Kitaptan, üstattan, düsünceden, anıstan, manalardan, güzel ve dokunulmadık bilgilerden.
Aklın artar, baskalarından daha fazla akıllı olursun... fakat bu ezberlemekle de agırlasır, sıkılırsın!
Geze dolasa âdeta bir ezberleme levhası kesilirsin... halbuki bunlardan geçen Levhimahfuz olur!
Öbür akıl, Allah vergisidir... onun kaynagı candadır.
1965. Gönülden bilgi ırmagı costu mu ne kokar, ne eskir, ne de sararır!
Kaynagın yolu baglı ise ne gam! Çünkü o anbean ev içinden çosup durmaktadır!
Tahsil ile elde edilen akıl, ırmaklara benzer... o, suradan buradan çıkar, evlere gider.
Yolu kapandı mı çaresiz kalır, akmaz! Sen, çesmeyi gönlünde ara.
Bir adamın,birisiyle danısıp görüsmesi, o adamın da ben senin düsmanınm,baskasına danıs demesi
Bir adam, birisiyle mesverette bulunuyor, tereddütten kurtulmak, hapisten halâs olmak istiyordu.
1970. O adam dedi ki: Hos fakat benden baskasını ara bul da danısacagın seyi ona danıs!
Ben senin düsmanınım, bana sarılma... düsmanın tedbiri, aydın olamaz!
Git, sana dost olan birisini ara... dost süphe yok ki dostun hayrını diler.
Ben düsmanım, benim gibisinden bir çare olmaz... egri gider, sana düsmanlık ederim.
Kurttan bekçilik istemek dogru bir sey degildir... bir seyi bulunmadıgı yerde aramak, aramamak demektir.
1975. Hiç süphe etme ki ben sana düsmanım... senin yolunu keserim ben, nasıl olur da sana yol gösteririm?
Kim dostlarla düser kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir... fakat zamanede düsmanla düsüp kalkan gül
bahçesinde bile olsa külhandadır!
Biz, ben diye varlıga düserek dostu incitme de kimse, düsmanın olmasın!
Allah için halka hayır yap, yahut kendi canın için herkese hayırda bulun da.
1980. Daima gözüne dost görünsün... gönlüne kin yüzünden çirkin suretler gelmesin!
Fakat birisine düsmanlıkta bulundun mu ondan çekin... seni seven bir dostla görüs, danısacagını ona danıs!
Adam dedi ki: Ey iyi kisi, biliyorum seni... sen benim eski düsmanımsın.
Fakat akıllı ve manevi bir adamsın; aklın egri gitmeme razı olmaz.
Tabiat, düsmandan hıncını çıkartmak ister ama akıl, nefse demirden bir bagdır;
1985. Gelir, onu kötülükten men eder, geri çeker... akıl, onun iyi ve kötü hareketlerine adeta bir sahnedir.
Hmana mensup akıl adil bir sahneye benzer... gönül sehrinin bekçisidir, hakimidir.
Kedi gibi aklı uyanıktır onun... hırsız, fare gibi delikte kalakalır!
Nerede fare çıkar, bir seye el uzatırsa ya orada kedi yoktur, yahut varsa bile sureti vardır!
Kedi nedir? Aslanları yıkan aslan... tendeki imana mensup akıl!
1990. Onun görünüsü yırtıcı hayvanlara hakimdir... narası otlayan hayvanları men eder!
Sehir, hırsızlarla, elbise soyanlarla dolu... söyle, ister sahne olsun, ister olmasın!
Rasul aleyhisselam’ın,bir savasta,orduda ihtiyarlar ve savasta tecrübeliler bulundugu halde Huzeyil kabîlesinden bir
genci emîr yapması
Peygamber, kâafirlerle savasmak, abes seyleri gidermek için bir ordu gönderiyordu.
Huzeyl kabilesinden bir genci seçti, orduya emir etti.
Askerin aslı kumandandır... kumandansız kavim, bassız bedene benzer!
1995. Su ölüsün, solup gidisin, hep basbugu terk etmendendir.
Usançtan, nekeslikten, benlikten bas çekmede, kendini basbug saymadasın!
Tıpkı yükten kaçan katır gibi... o da basını alır, dagları boylar!
Sahibi, a sersem... her tarafta esek avlamak üzere sinmis bir kurt var...
simdi gözümden kayboldun mu her yandan kuvvetli bir kurt çıkagelir.
2000. Kemiklerini seker gibi ezer, ufalar... artık bir daha diriligi göremezsin bile!
Hadi kurdu bir tarafa bırak... odsuz kalırsın ya! Ates, odun olmadı mı söner gider.
Kendine gel de sahipligimden kaçma, yükün agırlıgından çekinme... senin canın benim diye ardına düser, kosar durur!
Sen de bir katırsın... çünkü nefsin üstün. A kendisine tapan, hüküm üstünündür.
Fakat ululuk ıssı Allah, sana esek demedi at dedi... Arap, arap atına “Taal” der.
2005. Cefakâar nefis katırlarını bakmak, yola getirmek için Mustafa, Hakk’ın imrahorudur.
Kerem ve ihsan çekisiyle “Kul tealev” dedi... “Gelin de sizi riyazatla terbiye edeyim dedi, azgın ve serkes atları
alıstırır, yola getiririm ben.
Nefisleri azgınlıktan geçinceye dek bu katırlardan ne tekmeler yedim.
Nerede azgınları yumusatan bir er varsa onların tekmelerinden kurtulmasına bir çare yoktur!
Hasılı belâların çogu peygamberlere gelir.. çünkü ham kisileri yola getirmek, zaten bir belâdır.
2010. Siz, kaidesiz, nizamsız gitmektesiniz; sözüme uyun da rahvan gidin... bu suretle de uysal bir hale gelin,padisahın
binecegi bir at olun!
Allah dedi ki: “onlara gelin de, ey terbiyeye alıskın olmayan katırlar, gelin de!
Fakat gelmezlerse gamlanma... o iki temkinsiz için kinlenme!
Bazılarının kulakları bu, gelin sözüne karsı sagırdır... her hayvanın ayrı ahırı vardır.
Bazıları bu sesten ürker, kaçarlar...her atın ahırı ayrıdır.
2015. Bazılarının de bu hikayelerden canı sıkılır...çünkü her kusun kafesi baskadır.
Melekler bile bir cinsten degildirler; bu yüzden göklerde saf saf dururlar.
Çocuklar, gerçi bir mektebe giderler, giderler ama ders bakımından her biri, öbüründen üstündür.
Doguya mensup olanın da duyguları var, batıya mensup olanın da... fakat görmek göze kısmet olmustur, mesnet ona
verilmistir.
Yüz binlerce kulak saf saf düzülse yine de hepsi aydın bir göze muhtaçtır.
2020. Sonra kulakların da can sesini, Allah haberlerini, Peygamber buyruklarını duymada bir mesnedi var
Yüz binlerce göze ses duyma kabiliyeti verilmemistir; hiçbir gözün ses duymadan haberi yoktur.
Böylece her duyguyu birer birer say... her biri, öbürünün isini göremez!
Bes tane dıs, bes tane de iç duygusu... hepsi on tane duygu, ayakta saf kurmustur.
Din safından bas çeken giden, gider, en son safa katılır!
2025. Sen, gülün sözünü terk etme... söyleye dur! Bu söz pek büyük bir kimyadır.
Bir bakır senin sözünden nefret eder, kaçmaya kalkısırsa yine sen kimyayı ondan esirgeme!
Büyücü nefesi simdi, bu söze uymadıysa sözün, belki sonunda ona tesir eder, bir fayda verir.
Ogul, gelin de gelin... sizi Allah esenlik yurduna çagırmada!
Hocam, benligi bırak, basbug olma sevdasından vazgeç! Bir basbug ara, ona uy... basbug olmaya pek özenme!
Birisinin,Peygamber’e Huzeyl kabîlesinden olan genci basbug yaptıgından dolayı itirazda bulunması
2030. Peygamber, Allah yardımına nail olan askerine Huzeyl kabîlesinden olan o genci basbug yapınca,
Bir herzevekil, hasedinden dayanamadı... itiraza bunu kabul edemeyiz bayragını kaldırmaya kalkıstı.
Halka bak hele... bunlar karanlık âlemindendir...geçici bir matah için nasıl geçici bir hale düser, nasıl itiraza kalkısırlar!
Ululuk yüzünden hepsi dagınıklıga düsmüsler, canlarını vermisler, ölü bir hale gelmislerdir. Fakat savasta, diridir
onlar!
Sasılacak sey su: Zindanın anahtarı, bu çesit adamın elindedir de yine kendisi zindanda mahpustur!
2035. O genç tepeden tırnaga kadar pislige batmıstır... fakat akarsu, etegine dokunup akmaktadır!
Diledigi ile daima yan yanadır da yine de bir dayanacak, huzur bulacak kisinin yanına varabilsem diye ne sabrı vardır,
ne kararı!
Nur gizlidir... arayıp sormak, gizliligine sahit.Fakat gönül, saçma sözlerden kurtulus dilemez ki!
Fakat dünya zindanında bir kurtulus yeri olmasaydı gönül ne sıkılırdı, ne de halâs olmayı arastırır, isterdi!
Sıkılıp üzülmen, seni bir memur gibi “ Hadi ey sapık, ey yolsuz... bir dogru yol ara” diye çekip çekistirmededir...
2040. Dogru yol vardır... fakat pusuda gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden delicesine aramak gerek; böyle
arayan bulur!
Dagınıklık, pusuda toplulugu arar... sen hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör!
Bagdaki cansız mahsulat, köklerinden sürmüs, yetismistir... onlara diriligi vereni anla!
Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır mıydı?
Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmaga batıp ıslanan olur muydu?
2045.Yanını yere koyup yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatagın, yorganın var!
Karar edilecek bir yer olmadıkça karasız kisi olmaz...sersemligi gideren bir sey bulunmasa sersemlik bulunmaz!
O adam dedi ki: “Hayır hayır ey Allah elçisi. Askere ihtiyar birisini basbug yap!
Ey Allah elçisi, genç, aslan oglu aslan bile olsa askere , ihtiyardan baskası kumandan olmasın!
Zaten sen söyledin...sahidim senin sözün: Kendisine uyulacak kisi pir olmalıdır, pir!
2050. Ey Allah elçisi, su askere bak! Ondan daha yaslı daha ileri bunca kisi var!
Bu agaçtaki su sarı yapraga bakma da onun olgun elmalarını devsir!
Onun sarı yaprakları nasıl olur da bombos olur... zaten yapragının sararması, olgunluk ve kemal alâmetidir.
Yüzün sararması, saçın sakalın agarması, olgun aklı müjdeler!
Yeni sürmüs, yeni yesermis yapraklarsa meyvenin hamlıgına delalet eder.
2055. Azıksızlık azıgı her seyden vazgeçis, âriflik nisanesidir.Altının sarılıgı, sarrafın yüzünü kızartır,benzine kan getirir.
Gül yüzlü, sakallı, bıyıgı yeni terlemis genç, henüz mektepte okuma, yazma ögrenmededir.
Yazısı, yazısının harfleri egri bügrüdür... gürbüz olsa bile delikanlıdır, aklı azdır onun!
Hhtiyarın ayagı, hızlı adım atmasa da aklının iki kanadı vardır, yücelerde uçar!
Örnek istiyorsan Cafer’e bak! Allah, ona elinin, ayagının yerine iki kanat verdi!
2060. Altını bırak... bu söz örtülüdür, gönlüm civa gibi ıstıraplara düstü!
Hçimizden güzel sözlü, güzel sesli yüzlerce sükût, elini agzına komada, yeter artık demede!
Sükût denizdir, söylemek ırmaga benzer... deniz seni aramada, sen ırmagı arama!
Denizin isaretlerinden bas çevirme... sözü bitir dogrusunu Allah daha iyi bilir!
O edepsiz, Peygamberin huzurunda o soguk dudaklarından sözler çıkarmada, böylece söylenip durmadaydı.
2065. O bihaber, söz fırsatını bulmustu, boyuna söylenip duruyordu...zaten haber de görüse göre saçma sapan bir
seydir!
Bu haberler, hep görüs yerine geçer, görüs olmayınca habere ehemmiyet verilir...göz önünde olandan haber verilmez;
göz önünde olmayandan haber verilir!
Birisi görüs makamına vardı mı artık bu haberlerin onca hiçbir degeri yoktur.
Sevgiliye ulastın, onunla düsüp kalkmaya basladın mı kılavuzları affet artık!
Çocukluktan geçip adam olan kisiye mektup da soguk gelir, kılavuzluk eden kadın da!
2070. Mektubu okusa bile bilmeyenlere ögretmek için okur...söz söylerse bile anlatmak için söyler!
Gözlüler önünde haberden bahsetmek hatadır...çünkü bu bahis bizim gafil oldugumuza noksanlıgımıza delâlet eder.
Gözlünün önünde susmak, sana fayda verir. “Kuran okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmistir.
Can gözü açık olan kâmil, sana söyle derse güzelce, edeplice söyle, sözü uzatma!
Uzat diye emrederse yine emre uy, utanarak söyle!
2075. Nitekim simdi ben de bu güzelim Mesnevi’yi yazarken öyle yapıyorum ey Hak Ziyası Hüsamettin!
Akıllı davranıp kısa kesmeye kalkıstım mı,o, beni yüz çesit vesileyle söyletmeye kalkısır.
A ululuk ıssı Allah’nın ısıgı Hüsamettin, görüyorsun mademki; sözden ne istersin ki?
Bu herhalde fazla istahtan olacak... hani sair de “Bana hep sarap sun, hem de iste bu, saraptır”da demistir ya!
Su anda onun kadehi, senin agzında... fakat kulak da kulagın nasibini ver, diyor!
2080. Ey kulak, senin nasibin hararetlenip kızarmaktır... iste hararet, iste sarhosluk! Fakat kulak, ben bundan daha
fazlasını istiyorum, harisim ben demekte!
Mustafa aleyhisselâm’ın itiraz edene cevap vermesi
Seker huylu Mustafa’nın huzurunda o Arap, sözü haddinden asırınca,
O “Vecnecmi” padisahı, “Abese” sultanı, o soguk nefesiyle “ Sözün kafi artık” diye dudagını ısırdı.
Söylemesin diye elini agzına koydu... gizlileri bilen kisinin yanında nice bir söyleyip duracaksın?
Kuru fıskıyı gözü açık erin önüne götürmüs, bunu misk yerine satın al diyorsun!
2085. Deve pisligini burnunun altına koyuyor, bir de oh oh diyorsun a beyni kokmus kisi!
A akılsız sası! Kötü kumasın revaç bulsun diye bir de oh ohtur tutturmussun!
Bu suretle bu tertemiz burnu aldatmak, o göklerin gül bahçelerinde yayılan eri kandırmak istiyorsun!
Onun yumusaklıgı, kendisini ahmak göstermede ama senin de kendini bir parçacık bilmen lazım!
Bu gece de tencerenin agzı açık kaldıysa kedinin de utanması icap eder!
2090. O ısıgı güzel ârif kendisini uyuyor göstermede ama adamakıllı uyanıktır... sakın sarıgını asırmaya kalkısma!
A pis inatçı, bu Seytan masalını Mustafa’nın huzurunda nice bir söyleyeceksin?
Bunların yüz binlerce hilmi vardır...bir tek hilmleri bile yüzlerce daga bedeldir!
Hilmleri, uyanık adamı bile aptal eder... yüz binlerce gözü olan zeka sahibini sasırtır, yolunu kaybettirir, sapıga
döndürür!
Hilmleri, güzel ve lâtif bir sarap gibi tatlı ta beynin üst yanına gider, bütün bedene yayılır!
2095. O sert saraptan sarhos olana bak! Sarhos Ferzin gibi egri bügrü gitmeye basladı!
O adamı çabuk alan sarabın tesiriyle genç, bir ihtiyar gibi yol üstünde düsüp kalmada!
Hele su “Belâ” küpünün sarabı yok mu... öyle sarhoslugu bir gecelik sarap degil bu!
Ashabı kehf, o sarabı içtiler de tam üç yüz dokuz yıl akıllarını kaybettiler, ne mezeye el sundular, ne bir yere
kıpırdadılar!
Mısır kadınları bu saraptan bir kadehçik içtiler de ellerini sahrem kesip dogradılar!
2100. Büyücüler de Musa’nın sarhosluguna düstüler...daragacını sevgili sandılar!
Cafer-i Tayyar, o saraptan sarhos oldu da elini, ayagını feda etti!
Allah sırrını kutlasın, Ebuyezid’in “Kendimi tenzih ederim..sanım,zuhurum ne de uludur”demesi.. dervislerin
itirazı,Bayezid’in onlara sözle degil de hakikati göstererek cevap vermesi
O muhtesem fakir Bayezid, dervislerine “Hste Allah benim” dedi.
O fenlere sahip er, sarhosça apaçık “Benden baska Allah yoktur...bilin de bana tapın” buyurdu.
O hal geçince sabahleyin “Sen böyle dedin... bu dogru degil” diye kendisine söylediler.
2105. Dedi ki: “Bunu bir daha dalar da söylersem hemen o anda beni bıçaklayın!
Allah, tenden münezzehtir... benimse tenim var. Böyle söyledigim zaman öldürülmem lazım!
O hür er, bu tavsiyede bulununca her dervis bir bıçak hazırladı.
Bayezid, yine o koca kadehi dikip sarhos oldu... tavsiyeleri aklından çıktı.
Meze geldi... aklı avare oldu; sabah geldi, mumu çaresiz kaldı!
2110. Akıl sahneye benzer... sultan gelince biçare sahne bir bucaga büzüldü!
Akıl Allah gölgesidir, Allah günes... gölge, günese karsı dayanır, durabilir mi hiç?
Peri ve cin, insana üstün olunca insandaki insanlık sıfatı kaybolur...
Ne söylerse o peri söyler...cin tutmus adam söyler ama hakikatte o sözler, cinindir, perinindir!
Perinin bile yolu yordamı böyle olursa o perinin Allah’sı nasıl olur?
2115. Varlıgı gider insan peri kesilir...ilhama nail olmayan Türk arapça konusmaya baslar!
Fakat kendine gelince hiçbir lûgat bilmez. Peri de bile böyle bir varlık, böyle bir sıfat olduktan sonra,
Artık perinin ve insanın Allah’sı, nasıl olur da periden asagı olur?
Aslanı bile tutacak derecede sarhos olup yigitlesen kisi, kalkar da erkek aslanın sütünü emerse sen artık bu isi o
yapmadı, sarap yaptı dersin!
Eski altınlardan söz düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de sarap söylemistir!
2120. Sarapta bile bu zor, bu kuvvet olursa Allah nurunda olmaz mı hiç?
Allah nuru, seni tamamı ile senden alır... sen asagılarsın, onun sözü üstün olur.
Kuran, gerçi Peygamber’in dudagından çıkar ama kim Allah söylemedi derse kâfirdir.
Kendinden geçis hüması uçmaya baslayınca Bayezid yine o söze koyuldu.
Aklı saskınlık seli kaptı götürdü... o sözü evvelce söylediginden daha zorlu söyledi.
2125. “Hırkamda, varlıgımda Allahdan baska bir sey yok... yerde gökte nice bir arayıp durursun?” dedi.
Dervisler deli divane oldular... bıçaklarını tertemiz bedenine sapladılar.
Her biri Girdekûh mülhitleri gibi pervasızca pirlerine bıçak saplamaya koyuldular.
Fakat seyhe kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor kendisini yaralıyordu.
O hünerli seyhin vücudunda bir eser bile görünmüyordu. Fakat dervisler perisan oldular, kanlara battılar.
2130. Boynuna bıçak saplayanın kendi boynu kesildi, aglaya inleye yıkılıp öldü.
Gögsünü yaralayanın gögsü yarıldı, ebedi bir surette geberip gitti.
O sahipkıranın mertebesini bilen ise onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle seye gönül vermedi.
Yarı aklı onun elini bagladı; canını kurtardı... yoksa oda kendisini perisan ederdi.
Sabah oldu o dervisler eksilmisti... evlerinden bir feryat-ı figan yüceldi.
2135. Bayezid huzuruna binlerce kadın, erkek üsüstü. Dediler ki: “Ey iki alemi de gömlege sıgdıran er!
Senin su bedenin insan bedeni olsaydı insanların bedenleri gibi hançer yaraları ile mahvolur giderdi.
Kendisinden olan kendinden geçmise gelip çattı... kendisinde olan, kendi gözüne diken batırdı.
Ey kendinde olmayanlara Zülfikar vuran, aklını basına al, o Zülfikarı sen, kendi kendine vurmaktasın.
Çünkü, kendinden gecen fânidir,kurtulmustur... ebedi olarak emniyet bucagında oturur.
2140. Sureti fânidir; o bir ayna kesilmistir... o aynada baskalarının yüzünden gayrı bir sey görünmez.
Tuh der tükürürsen kendi yüzüne tükürmüs olursun... aynaya vurursan yine kendine vurursun.
Orada çirkin bir surat görürsen gördügünde sensin... Hsa ve Meryem’i görürsen yine gördüklerin senden ibarettir.
O ne budur, ne o... her seyden arı durudur... yalnız senin önüne senin suretini kor.
Söz buraya gelince dudak yumuldu... kalem buraya gelince kırıldı, durdu!
2145. Fasahat el verdi ama dudagını yum, sus; Allah, dogruyu daha iyi bilir!
Ey daimi sarhos, sen dam kenarındasın... ya otur, ya asagıya in vesselam!
Ne vakit muradına erersen o hos zaman dam kıyısına gelisindir, böyle bil bunu.
Hyi zamanda kork... o zamanı define gibi sakla, açıga vurma.
Açıga vurma da sevgiye ansızın bir bela gelip çatmasın... kendine gel de o gizlilik yerinde korka korka yürü.
2150. Neseli zamanda nesenin geçip gitmesinden korkarsın... iste bu, gayp damından canın göçüp gitmesidir.
Sır damının kenarını, sen görmüyorsun ruh görüyor da tir tir titriyor.
Ansızın gelip çatan her belâ, nese damının korkulugu kıyısında gelip çatmıstır.
Hnsan, damın kenarında olmadıkça düsmez Nuh ve Lût kavimlerine bak da ibret al.
O bosbogazın Rasul aleyhisselâm huzurunda fasih söz söylemesinin ve çok konusmasının sebebi
Peygamber’in hadsiz sarhoslugundan o aptala bir ısık vurmus, onu neselendirmis, sarhos etmisti.
2155. Nesesinden çok konusmaya basladı. Sarhos, ebedi bırakır, bas asagı düser!
Fakat her yerde kendinden geçen, kötülük etmez... sarap zaten edepsiz olanı edepsiz eder.
Sarap içen akıllıysa daha ziyade akıllı olur... kötü huylu ise büsbütün berbat bir hale gelir.
Fakat insanların çogu kötü ve ahlâksız oldugundan sarabı herkese haram ettiler.
Rasul aleyhisselâm’ın Huzeyl kabîlesine mensup olan genci ihtiyarlara,tecrübelilere üstün tutup seçmesinde ve basbug
yapmasındaki sebep
Hüküm üstünündür halkın çogu da kötüdür; bu yüzden kılıcı yol kesicilerin elinden aldılar.
2160. Peygamber dedi ki: Ey isin dıs yüzünü gören, sen onu genç ve hünersiz görme.
Nice kara sakallı ihtiyarlar vardır... nice de gönülleri, zift gibi kapkara ak sakallılar.
Onun aklını defalarca denedim... o genç islerde ihtiyarlık etti.
Hhtiyar, akıl ihtiyarıdır oglum... saçın, sakalın agarmasıyla adam, adam olmaz.
Hblis’ten daha ihtiyar kim var? Fakat degil mi ki aklı yok, hiçbir seye yaramaz.
2165. Birisi çocuktur ama Hsa nefesli, gururdan, hevesten arınmıs olursa ona nasıl çocuk diyebilirsin?
Saç agarması, ancak gözü baglı ve kısa görüslü kisiye göre piskinlik alâmetidir.
O mukallit, alâmet olarak delilden baska bir sey bilmedigi için daima buna yol arar.
Onun için bir ise giriseceksen o pire danıs dedi.
Çünkü o, taklit perdesinden çıkmıs kurtulmustur da ne varsa her seyi Allah nuru ile görür.
2170. Onun pak nuru delilsiz, beyansız deriyi yırtar, içi meydana çıkarır.
Yalnız dısı görene göre kalp nedir, geçer altın ne? Hurma sepetinde ne var? O bilir.
Nice altınları, hasetçi hırsızların elinden kurtulsun diye dumanla karartmıslardır.
Nice bakırlar vardır ki aklı kıt olanlara satsınlar diye onları altın suyuna batırmıslar, altın yaldızla yaldızlamıslardır.
Biz bütün ülkelerin iç yüzünü görenleriz... gönlü görürüz, dıs yüzüne bakmayız biz!
2175. Zâhirin etrafında dönüp dolasan kadılar, zâhiri görünüse göre hükmederler.
Birisi sahadet getirdi, imanını gösteren bir sey yaptı mı bunlar, derhal o adamın mümin olduguna hükmederler.
Bu suretle de nice münafıklar, zâhire sıgınmıslar... böylece de yüzlerce iman sahibinin kanını gizlice dökmüslerdir.
Çalıs çabala da akıl ve din piri ol... bu suretle aklı kül gibi iç âlemini gör.
O güzelim akıl, yokluktan yüz gösterince Allah ona bir elbisedir giydirdi, binlerce de ad taktı.
2180. Bu güzel adların en asagısı iste su: O, hiç kimseye muhtaç degildir.
Akıl bir kere yüz gösterse, suretini su âleme izhar etse gündüz bile, onun nuruna karsı kapkaranlık kalırdı.
Ahmaklık da meselâ, meydana çıkıverse gecenin karanlıgı, onun yanında apaydın kalır.
Çünkü o, geceden daha karanlıktır, daha karadır.Fakat ne fayda? Kötü yarasa karanlıların satın alır.
Yavas, yavas gündüzün ısıgına alıs... yoksa yarasa gibi nura kavusmaz, kalakalırsın!
2185. Yarasa nerede bir güçlük, bir müskül varsa orasını sever... nerede bir devletlinin ısıgı yanıyorsa oraya düsman
kesilir.
Bilgisi görgüsü daha fazla görünsün diye gönlü daima müsküller arar.
O her müskülle seni oyalar... kendi kötü tabiatına karsı gaflete daldırır.
Tam akılıyla yarı akıllının..tam adamla yarı adamın ve hiçbir sey olmayan magrur kötü kisinin alâmetleri
Akıllı ona derler ki elinde mesalesi vardır... kafilenin önünde gider, onlara kılavuzluk eder.
O önde giden kendi nuruna uymus, onun ardına düsmüstür... o kendinden geçmis bir halde yola düsüp giden,
kendisine tabidir.
2190. O kendisine inanmıstır... sizde onun canının yayıldıgı nura,o nur âlemince inanın.
Yarım akıllıda kendisine bir akıllıyı göz etmis, göz diye bu akıllıyı bilmis tanımıstır.
Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atmıstır... bu suretle onunla göz sahibi olmus,çeviklesmis ululasmıstır.
Bir arpa agırlıgınca bile aklı olmayan esege gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk etmistir.
Az,çok... bir yol da bilmez. Fakat yine de bir kılavuzun ardına düsmekten sıkılır, arlanıp utanır.
2195. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde gâh topallayıp meyus olarak, gâh kosup yortarak gider durur.
Bir kandil yoktur ki önünde tutsun, önünü görsün... hatta yarım bir ısık bile bulamaz ki ondan bir nur dilensin.
Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki ölsün, kendisini ölü bilsin.
O akıllıya karsı tam bir ölü hale gelsin de kendisini asagılık yerden dama yüceltsin!
Tam aklın yoksa kendini ölü hale getir... sözü diri bir akıllıya sıgın.
2200. Böyle olmayan adam diri degildir ki Hsa’ya hemdem olsun... ölü degildir ki Hsa’nın ölüleri dirilten nefesine mazhar
olsun.
Kör canı her yana adım atar, sıçrar durur ama bir türlü kurtulamaz.
Gölcük,gölcükte balık avlayanlar,birisi akıllı,öbürü yarı akıllı,üçüncüsü de magrur,aptal,gafil ve degersiz üç balıkla
âkıbetleri
A inatçı, bu, içinde üç büyük balık bulunan gölcügün hikayesine benzer.
“Kelile” de okumussundur ama o kabuktan ibarettir, bu anlatısımızsa canın ta içidir.
Birkaç balıkçı, o gölcügün yanından geçtiler, o balıkları gördüler.
2205. Derhal kosup ag getirmeye gittiler. Balıklar bunu anladılar...
Hçlerinden akıllı olan yola düstü; hiç de gidilmesi istenmeyen o güç yola yürüdü.
Bunlarla danısmayayım dedi türlü, türlü fikirlerde bulunur, azmimi gevsetirler.
Yurtlarının sevgisine kapılırlar; tembellikleri, bilgisizlikleri bana da sirayet eder.
Danısmak için bir iyi ve diri kisi lâzım ki seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri?
2210. Ey yolcu yolcuyla danıs, kadınla degil... çünkü kadının reyi seni topal eder.
Vatan sevgisinden dem vurma; durma,yürü... vatan oradadır, burada degil canım efendim!
Vatan istiyorsan ırmagın o tarafına geç... bu dogru hadisi egri ve yanlıs okuma!
Abdest alanın yıkadıgı uzuvlarda dua okunmasının sırrı
Hadiste abdest alınırken yıkanan her uzuv için ayrı dua rivayet edilmistir.
Burnunu yıkar, burnuna su çekerken gani Allahdan cennet kokusu iste.
2215. Hste de bu koku, seni cennete çeksin götürsün... gül kokusu gül bahçesinin delilidir.
Apdest bozduktan sonra yıkanırken de okunacak virt edilecek dua sudur: Yarabbi sen beni bu pislikten arıt.
Benim elin buraya yetisti, burasını yıkadı... elim canımı yıkamada gevsek.
Adam olmayanların canları, ihsanınla adam olmustur... canlara erisen, senin lütuf ve kerem elindir.
Ben asagılık bir kisiyim... buna kudretim yetisti. Ey kerem sahibi Allah, arıtmaya kudretim olmayan iç pisligimi de sen
temizle!
2220. Rabbim ben pislikten derimi yıkadım, arıttım... içimi de hâdiselerden sen yıka, arıt!
Birisinin abdest bozduktan sonra yıkanırken,temizlenirken okunacak olan “Allah’m,beni tövbeedenlerden ve iyice
temizlenenlerden et” duasını okuyacak yerde abdest alırken burna su verildigi sırada okunan “Allah’m sen bana cennet
kokusunu koklat”duasını okuması ve duyan bir azizin dayanamaması
Birisi apdest bozduktan sonra temizlerken “Yarabbi, beni cennet kokusu ile es et” diye dua etti.
Birisi duyup dedi ki: “Güzel dua ettin ama deligi kaybetmissin!
Bu dua, apdeste burna su verilirken okunacak dua... sen burun duasını oturak yerini yıkarken okuyordun!”
Hür kisi cennet kokusunu burnundan duyar... hiç oturak yerinden cennet kokusu gelir mi?
2225. Ey aptal kisilere karsı alçaklık gösterip de padisahlara karsı ululanan,
O ululuk, asagılık adamlara karsı olursa güzeldir, iyidir... fakat kendine gel, tersine hareket etme; bu, senin yolunu
baglar!
Gül, burun için bitti,yetisti... a hoyrat adam koku almak burnun isidir.
Ey yigit, gül kokusu burun içindir... bu asagıdaki delik, o kokunun yeri degildir.
Hiç buradan sana cennet kokusu gelir mi? Sana koku lazımsa yerinden ara!
2230. Bunun gibi “Vatanı sevmek imandandır” hadisi de dogru ama hocam, önce iyice vatanı tanı!
O akıllı balık dedi ki: Bir yol bulayım da gönlümü sunlarla danısmadan, sunların reyine uymadan çekip çevireyim.
Kendine gel simdi danısma zamanı degil; yola düs... Ali gibi kuyuya ah et.
O ahın mahremi pek azdır... geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü.
Bu gölcükten denize dogru git... denizi ara, su girdabı bırak.
2235. Gögsünü ayak yaptı da yola düstü... çekingen balık, o tehlikeli yerden ta nur denizine kadar yürüdü, denize
ulastı.
Ardına köpek düsen ceylan, hayatından bir damar bile kalsa kosar ya... iste o da onun gibi kosmaktaydı.
Artık köpek varken tavsan uykusuna dalmak hatadır... zaten korkan adamın gözüne uyku girer mi?
O balık gitti deniz yolunu tuttu... pek uzun olan o yola düstü.
Bir hayli zahmetler çekti, fakat sonun da emniyet ve afiyet makamına yetisti.
2240. Kendisini uçsuz bucaksız, hiçbir yandan kıyısı görünmez denize attı.
Derken balıkçılar ag getirdiler... yarı akıllının nesesi bozuldu, agzının tadı kaçtı.
Dedi ki: Eyvahlar olsun..Fırsatı fevtettim, nasıl oldu da o yol gösterene arkadas olmadım?
O ansızın gitti... gitti ama benim de hararetle ardına düsmem gerekti.
Fakat geçene acınmak hatadır... gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur!
Tutulan kusun,geçmis zamana pisman olma,içinde bulundugun vaktin kıymetini bil,bundan istifadeye çalıs,pismanlıkla
vakit geçirme diye nasihati
2245. Birisi hileyle tuzagına bir kus düsürdü. Kus, ona dedi ki: Ey ulu hoca.
Sen birçok öküzler, koyunlar yedin... birçok develer kurban ettin.
Dünyada onlarla bile doymadın... benimle de doymazsın sen!
Beni bırak da sana üç ögüt vereyim... bak bakalım aptal mıyım, akıllı mıyım?
Birinci ögüdü elimdeyken vereyim, ikincisini samanla karısık balçıktan yapılma damının üstünde.
2250. Üçüncüsünü de agacın üstünde veririm... bu üç ögütle bahtın iyilesir.
Elindeyken verecegim ögüt su: Olmayacak söze kim söylerse söylesin inanma.
Bu ulu ögüdü elindeyken verip azat oldu, duvarın üstüne konup,
Dedi ki: Geçmis gitmis seye gam yeme... fırsatını kaybettin mi üzülme artık!
Sonra “Su küçücük bedenimde on dirhem agırlıgında paha biçilmez bir inci var.
2255. Seni de ogullarını da devlete eristirdi... o inci senin hakkındı...
Fakat kısmetin degilmis, kaçırdın... öyle bir inci dünyada bulunmaz” dedi.
Adam gebe kadın dogururken nasıl feryat ederse öyle bagırmaya basladı.
Kus dedi ki: Sana geçmis seye gam etme diye nasihat etmedim mi,
Mademki geçip gitti, neden gam yersin? Ya ögüdümü anlamadın, yahut da sagırsın sen.
2260. Sonra bir de sana sapıklıga düsme olmayacak söze sakın inanma demedim mi? Bu ikinci ögüdüm degil miydi?
Ben, kendim üç dirhem gelmem aslanım... içinde on dirhemlik inci nasıl bulunur?
Adam, bu söz üzerine kendine geldi, hadi dedi... o üçüncü güzel ögüdü de ver bakalım!
Kus dedi ki: Evet. Allah için o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü sana bedava söyleyecegim ha!
Uykuya dalmıs bilgisiz kisiye ögüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır.
2265. Aptallık ve bilgisizlik yırtıgı yama kabul etmez... ey ögütçü, ona hikmet tohumunu pek saçma.
O yarı akıllı balıgın kurtulmak için bir çare düsünmesi ve kendisini ölü göstermesi
Öbür balık, o belâ çagında aklının gölgesinden ayrı düstü de dedi ki:
O, denize vardı, gamdan azat oldu... ben öyle bir iyi arkadastan ayrıldım.
Fakat artık onu düsünmeyeyim de kendi kendime bir çare bulayım... simdi kendimi ölü göstereyim ben...
Suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtı mı asagıya verip kendimi salı vereyim... su, nereye götürürse gideyim.
2270. Yüzen kisi gibi degil de âdeta bir saman çöpü gibi su üstünde sürükleneyim.
Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım... ölümden önce ölmek, azaptan kurtulustur.
Ey yigit ölümden önce ölmek emniyettir... bize Mustafa böyle buyurdu.
Dedi ki: Size ölüm, sınamalarla gelmeden hepiniz ölün.
Balık, gûya öldü, karnını yukarıya çevirdi... su, onu gâh yukarıya çıkarıyor, gâh asagıya alıyordu.
2275. Balıkçıların her biri eyvah dediler... en iyi balık öldü... hepsi de pek kederlendi.
Balık onların eyvah demelerinden sevindi... bu oyunla kılıçtan kurtuldum galibi dedi.
Balıkçının biri onu yakaladı... tuh yazıklar olsun deyip fırlattı, topraga attı.
Balık çırpına çırpına gizlice suya fırladı gitti. Öbür ahmak, ıstıraplar içinde kalakaldı.
O ahmak sıçrayıp kilimini kurtarmak için saga sola çırpındı durdu.
2280. Fakat avcılar agı attılar... agın içinde kaldı; ahmaklık onu atese attı.
Ates üstünde tava içinde ahmaklıkla es oldu.
Atesin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona “sana hiç korkutucu bir zat gelmedi mi?” diyordu.
O da, o iskencenin, o belânın içinde kâfirlerin canları gibi “Evet, geldi” demekteydi.
Sonra da eger bu sefer, su boynumu kıran mihnetten kurtulursam,
2285.Denizden baska yerde yurt tutmam... bir gölcükte oturmam artık.
Uçsuz bucaksız bir su ararım da emin olayım... ebediyen emniyet ve sıhhat içinde ömür süreyim diyordu!
Ahmagın,bir belâya ugrayıncanadim olup ahdetmesinde bir vefa yoktur.”Onlar tekrar dünyaya döndürülseler yapmayın
diye nehyolundukları seyleri yapmaya baslarlardı yine..onlar yalancılardır.”suphukâzibin vefası olamaz!
Akıl, ona diyordu k: Ahmaklık, seninle degil mi? Ahmaklıkla ahde vefa edilmez.
Ahitlerde vefa etmek, akılla olur... sense aklın yok a esek degerli!
Akıl, ahdini hatırlar... akıl, unutkanlık perdesini yırtar.
2290. Aklın olmadı mı unutkanlık, sana hakim olur... sana düsmanlık eder, tedbirini bozar.
Asagılık pervane, aklının azlıgından kendini atese vurur... ates, atesin yakıcılıgı, atesin sesi, aklına bile gelmez.
Fakat kanadı yandı mı tövbe eder ama hırsı ve unutkanlıgı yine onu atese atar.
Bir seyi kavramak, anlamak, hıfzetmek ve hatırlamak, aklın isidir... akıl bunların derecesini yüceltir.
Hnci olmayınca parlaklıgı nasıl olur da bulunur? Hatırlatan olmayınca adam, o isten nasıl kaçınır?
2295. Bu vakitsiz istek de sahibinin akılsızlıgındandır. Çünkü ahmaklıgın nasıl bir huyu vardır? Göremez ki!
O, nedamet zahmetinin sonucudur... define gibi aydın olan aklıdan gelmez.
Zahmet geçti mi o nedamet de yok olur gider... o tövbe ve nedamet, toprak degerinde bile degildir.
O nedamet, gam ve elem karanlıgı yüzünden yükünü bagladı... fakat gündüz geldi mi gecenin sözünü mahveder!
O gam karanlıgı gitti de hosluk vakti geldi mi gönülden de onun neticesi, o derdin dogurdugu nedamet geçip gider!
2300. O adam, tövbe eder ama akıl piri ona “Tekrar dünyaya döndürülseler yine yapma denen seylere bulasırlar. Onları
yaparlar” diye bagırıp durur.
Vehim aklın zıddır,onunla savasır durur..ona benzer ama o degildir..akla sahibolan Musa aleyhsselâm’ın vehim sahibi
olan Firavun’la soru ve cevabı
Ey yigit, akıl, sehvetin zıddıdır... sehveti dokuyan akla akıl deme.
Sehvete maglûp olana vehim de... vehim, halis akıllar altınının kalpıdır.
Vehimle akıl, mihenk olmadıkça meydana çıkmaz. Her ikisini de hemen mihenge vur.
Bu mihenk de Kur’an’dır. Peygamberlerin halidir... mihenk kalpa gel der.
2305. Gel de benim yüzümden ne hale girdigini gör... çünkü sen benim ne inisimin ehlisin ne çıkısımın!
Aklı bir testere ikiye biçse o atesteki altın gibi yine gülümser.
Vehim, âlemleri yakan Firavundur; akıl, canları parlatan aydınlatan Musa’nındır.
Musa, yokluk yoluna gitti... Firavun, ona dedi ki: Sen kimsin?
Musa, ben akılım... ululuk ıssı Allahnın elçisiyim... Allahnın ulu bürhanıyım, azgınlıktan insana emniyet veren kisiyim
ben!
2310. Firavun dedi ki: Sus, huyluyu bırak da sen bana eski adını söyle!
Musa dedi ki: Benim nispetim, Allah’nın su toprak yurdunadır... asıl adım da onun kullarının en asagısı.
Ben o Allah’nın kulunun ogluyum... onun cariyesiyle kulundan dogmusum.
Asıl mensup oldugum topraktır; su ve balçıktır... Allah suya topraga canla gönül vermistir.
Bu toprak bedenimin dönüp gidecegi yer de yine topraktır... senin gidecegin yer de topraktır a magrur.
2315. Bizim de bütün serkeslerin de aslı topraktır. Hepimiz topraktanız... buna da yüz türlü nisane var.
Bedenine topraktan yardım gelmededir... boynun topraktan biten gıdalarla düzelip kalınlasmadadır.
Can gitti mi beden o korkunç, mezar da toprak olur gider.
Sen de, biz de, sana benzeyenlerde hep toprak olurlar... senin mevkiin rütben de kalmaz.
Firavun dedi ki: Bundan, bu soydan baska bir adın daha var senin... sana ne ad daha âlâ yarasır.
2320. Firavunun kulu kullarının kulu... bedeni, canı, önce onun nimetleriyle beslenip yetisen kul.
Âsi, azgın ve pek zalim kul... kötü isi yüzünden yurttan kaçan kul.
Kanlı katil, gaddar,hak bilmez kul... artık sen bu sıfatlara bak da var kıyas et nesin?
Gariplikte hor, yoksul, çıplak bir kul, öyle bir kul ki ne bizim hakkımızı tanır,ne bize sükreder.
Musa söyle cevap verdi: Hâsa... o padisaha, padisahlıkta kimse serik olamaz.
2325. Mülk ve devlette tektir, esi yok. Kullarına ondan baska basbug yoktur.
Halkına ondan baska kimse sahip degildir. helâke düsmüs kisiden baska kimse ona seriklik davasına kalkısamaz.
Beni nakseden, bana bu sureti veren odur; nakkasım odur benim... baskası bu dâvaya kalkısırsa zalimdir.
Sen benim kasımı bile yaratmaya kadir degilsin... böyleyken nasıl olur da beni yarattıgını söyleyebilirsin?
Asıl o gaddar, o azgın sensin ki Allahya serik olmak davasına düsmüssün.
2330. Ben bir kötü kisiyi öldürdüysem ne nefsime uydugumdan öldürdüm, ne de eglence için!
Ben bir yumruk indirdim o da derhal ölüverdi... zaten canı yoktu can verdi geberdi gitti.
Ben bir köpek öldürdüm... fakat sen peygamber ogullarını, yüz binlerce suçsuz, ziyansız çocukları öldürdün ya!
Onları öldürdün; hepsinin kanı senin boynundadır... bakalım hele, bu kan içmeden basına neler gelecek?
Yakup soyunu öldürdün... maksadın da hep beni öldürmekti, bunu umuyor, bunu istiyordun sen!
2335. Allah, seni kör etti de beni seçti... nefsinin pisirip kotardıgı hile, bas asagı geldi.
Firavun dedi ki: Bunları bırak hele... süphesiz benim hakkım, tuz ekmek hakkı buydu ha!
Beni halkın önünde rezil rüsvay edesin... aydın günü gönlüme karartasın... sen de olan hakkıma karsılık yapacagın
bumu senin?
Musa, kıyamet gününün horlugu daha güçtür... hayırda, serde bana riayet etmezsen kıyamette halin bundan beter
olur.
Bir pirenin acısına tahammülün yok; yılanın acısına nasıl tahammül edeceksin?
2340. Görünüste senin isini yıkıyorum ama bir dikeni gül bahçesi haline getiriyorum dedi.
Yapılma yıkılmadadır;topluluk dagınıklıkta;düzeltme kırılmada..murat muratsızlıktadır;varlık yoklukta.Her sey,buna
benzer..öbür zıtlar ve eslerde hep bunlar gibidir.
Birisi geldi yeri bellemeye, sürmeye basladı. Aptalın biri dayanamayıp feryat etti.
Dedi ki: Bu yeri neden yıkıyorsun... neden yarıyor dagıtıyorsun?
Adam dedi ki: A ahmak, yürü git... benimle ugrasma! Sen, yapılmayı yıkılmada bil!(189.sayfa-223.sayfaya kadar
bulunamadı)
Bu yer, böyle çirkin ve yıkık bir hale gelmedikçe nasıl olur da olur da gül bahçesi, bugday tarlası haline gelir.
2345. Düzeni alt üst olmadıkça nasıl olur da bostanlık, ekinlik olur; mahsul ve meyve yetistirir?
Yarayı nesterle desmedikçe iyilesir onulur mu hiç?
Ahlatın, ilaçla yıkanmadıkça hastalıgın nasıl geçer, nasıl sifa bulursun?
Terzi kuması paramparça eder... bir kimse çıkıp da o sanatını bilen terziye,
Bu canım atlası neden bu hale getirdin... neden kestin; ben kesik kuması ne yapayım der mi?
2350. Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı?
Marangoz, demirci ve kasap da bunun gibi yıkıp yakıp harap etmezler mi?
O halileyi, belileyi dövmek, onları adeta telef etmek, bedenin yapılmasıdır.
Bugdayı degirmende ezmeseydin ondan ekmek yapabilir miydi.. bizim soframızı bezeyebilir miydi?
Musa' nın, lanet olasıca Firavun' a cevap vermesi
A balık, yedigim tuz ekmek, seni agından kurtarmak için beni böyle ugrastırıyorsun ya!
2355. Musa’nın ögüdünü kabul edersen sonu kötü olan böyle bir oltadan kurtulursun!
Kendini hayli zamandır heva ve hevese kul, köle ettin... yeter artık! Küçücük bir kurdu ejderha haline getirdin.
Ben de senin ejderhana karsı ejderha getirttim... onunla anbean seni ıslah etmek niyetindeyim.
Onun nefesi, bunun nefesiyle tutulsun... ejderham, o ejderhayı mahvetsin!
Eger razı olursan iki yılandan da kurtulursun... yok, razı olmazsan o ejderha, canını kökünden siler süpürür, seni
mahveder!
2360. Firavun dedi ki: Pek usta bir büyücüsün... bu ülkeye bir ikiliktir saldın.
Gönlü bir olan halkı iki bölüge ayırdın... öyledir; büyücülük, daga, tasa bile tesir eder... onları bile yarar, yıkar.
Musa söyle cevap verdi: Ben, Allah emirlerine gark olmusum... hiç Allah adı ile büyücülük görülmüs sey midir?
Büyücülügün temeli gaflettir, kafirliktir... halbuki Musa’nın canı, din mesalesidir.
A çirkin, ben büyücülere benzer miyim? Nefesine Mesih bile haset etmededir benim.
2365. A cenabet, benim nerem büyücülere benzer? Kitaplar, canımda nurlanır, ısıklanır.
Fakat sen heva ve heves kanadı ile uçtugun için benim hakkımda süpheye düsüyorsun.
Kim hilebazlarla canavarların isini islerse elbette kerem sahipleri hakkında süphelenir.
Sen, bir alemin cüzüsün... ne olursan ol, mutlaka o alemin külünü kendi sıfatlarında görürsün sen, azgın herif!
Döndün de basın döndü mü gözüne ev de dönüyor görünür.
2370. Gemiye binersin; gemi hareket etti mi deniz kıyısını yürüyor görürsün!
Bir savastan, bir çekisten canın daralırsa bütün dünyayı dar görürsün!
Dostların diledigi gibi hosluga erersen, gönlün hos olursa bu alem, sana gül bahçesi görünür.
Nice kisiler, ta Sam' a Irak' a kadar gittiler de oralarda kafirlikten, münafıklıktan baska bir sey görmediler.
Nice kisiler, ta Hint ülkesine, Herat sehrine dek vardılar da oralarda alıs veristen baska bir sey bulamadılar!
2375. Niceler, Türkistan’a, Çin’e vardılar da oralarda hileden, tuzaktan baska bir sey görmediler!
Sefere giden renkten, kokudan baska bir sey göremezse söyle ona: Bütün iklimleri dolassın; hep bunu görür.
Öküz Bagdat’a geliverir... bir ucundan öbür ucuna kadar sehri dolasır...
Bütün o yasayıstan, o güzelliklerden, o lezzetlerden ancak ve ancak sokaklardaki karpuz kabugunu görür!
Öküzün yahut esegin seyrine layık olan sey, sokaklara atılan samanlarla yolarda biten otlardır!
2380. Tabiat mıhına kurumus et gibi asılı kalan kisinin canı, sebeplere baglanmıstı... bundan ötesini göremez.
Ey bas kösede oturan ulu kisi, sebeplerin kalktıgı ova, Allahnın genis yeryüzüdür.
Orada can, her an suret degistirir... her an yeniden yeniye ve apaçık bir alem görür.
Fakat bir sıfata kapılmıs, o sıfatla donup kalmıs kisiye, cennette, cennet ırmaklarının kıyısında, olsa orası yine kötü ve
çirkin görünür!
Hnsanın her duygusu, baska seyler duyar ve öbür duygunun duyduklarından bihaberdir.. nitekim her usta sanatkar da,
baska bir sanatta usta olan sanatkarın sanatına acemidir, o sanattan bihaberdir. Fakat bir duygunun, öbür duyguların
vazifesinden bihaber olması, öbür duyguların olmadıgına delil degildir ki, her duygu öbür duygulara vazifesini, her
sanatkar, öbür sanatkarların sanatını hal bakımından inkar eder. Eder ama, burada inkar eder demekteki maksadımız, o
duyguyu, o sanatı bilmez demektir.
Cihanı görme çerçeven anlayısıncadır... pak kisilerin sence perde ardında olması, onları görmemen, pis duygundandır.
2385. Bir zaman duygunu görüs suyuyla yıka... sofilerin çamasır yıkamaları budur, böyledir... bunu böyle bil.
Sen temizlendin mi perde yırtılır... pak kisilerin canları sana görünmeye baslar.
Bütün alem nurla, suretlerle dolsa o güzellikten ancak göz haberdar olur.
Gözünü yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulagını açarsan,
Kulak der ki: Ben sureti göremem... ancak suret, bir ses verirse o sesi duyarım.
2390. Bilirim, bilirim ama kendime ait olan seyleri bilirim... bana ait sey de harften, sesten baska bir sey degildir.
Kendine gel, hadi ey burun... su güzeli gör, desen imkanı yok; burunda bu kabiliyet yoktur.
Sana der ki: Mis, yahut gülsuyu olursa koklarım... benim isim budur, bilgim bu kadardır.
Ben o baldırı gümüse benzeyen güzeli nasıl görürüm? Aklını basını devsir de yapamayacagım seyi teklif etme bana!
Hgri duyguda igriden baska bir sey göremez... onun önüne ister egri getir, ister dogru.
2395. Hocam sası göz bil ki tek göremez.
Sen de Firavunsun... tepeden tırnaga kadar hile ve riyadan ibaretsin... onun beni kendinden farklı görmemektesin.
A igri görüslü, sen bana kendi gözünle bakma, benim gözümle bak da biri, iki görme!
Bana, bir an olsun benim gözümle bak da varlıktan öte bir meydan gör.
Darlıktan da kurtul, addan, söhretten de... ask içinden ask gör vesselam.
2400. Bil ki beden çerçevesinden kurtuldun mu kulagın da göz olur, burnun da.
O tatlı dilli padisah dogru söylemistir: Ariflerin her kılı göz kesilir.
Göz evvelce göz degildi... o, rahimde bir et parçasından ibaretti.
Yag parçası görmeye sebep olmaz oglum... öyle olsaydı hiç kimse rüyada görülen seyleri göremezdi.
Mesela seytan ve peri de görür... fakat ikisinin gözünde yag parçasına benzer bir sey yoktur.
2405. Nurun yagla ne münasebeti var? Fakat yaratıcı sevgi ihsan edici Allah bu münasebeti bagıslamıstır iste!
Hnsan topraktan yaratılmıstır, fakat topraga benzemez ki... cinlerin atesle bir münasebeti yoktur; fakat onlar da
atesten yaratılmıslardır.
Perinin aslı atestir; fakat dikkat edersen atese hiç benzemez.
Kus, havadan yaratılmıs olmakla beraber havaya nereden benzer? Allah, münasebeti olmayan seylere münasebet
verdi.
Bu feri’lerin asıllarıyla münasebeti vardır... Allah onlara bu münasebeti vermistir; fakat bu münasebete akıl ermez,
keyfiyeti bilinmez!
2410. Hnsan hiçbir degeri olmayan topraktan meydana gelmistir... fakat bu oglun,babası ile ne münasebeti var?
Bir münasebeti varsa bile akıldan gizlidir, keyfiyetine akıl ermez; akıl nereden bu münasebeti izleyecek bulacak?
Yele göz vermemis olsaydı Ad kavmini nasıl fark ederdi?
Mümini nasıl olur da düsmandan ayırt eder... sarabı, nasıl olur da testiden fark ederdi?
Nemrut’un yaktıgı atese göz olmasaydı Halil’e nasıl olur da, kendisini zahmetlere sokup saygı gösterirdi?
2415. Nil’in gözü olmasaydı, görmeseydi, Kıpti ile Hsrail ogullarını nasıl ayırt edebilirdi?
Dagda tasta görüs yoktu da nasıl Davut’a yar oldu?
Bu yeryüzünün can gözü yoktu da Karun’u neden öyle sömürüp yuttu?
Hannane direginin gönül gözü olmasaydı o tek kisinin, o essiz erin ayrılıgını görür müydü?
Kırık taslar, görmeselerdi avuç içinde nasıl sahadet ederlerdi?
2420. A akıl, sen kanatlarını aç da “Hza zülziletil arzu zilzaleha” suresini oku!
Kıyamet günü bu yeryüzü, görmeseydi iyiye kötüye nasıl sahadet ederdi ki?
Halbuki halini, kendisinde olan haberleri söyleyecek... yeryüzü bize sırlarını açacak.
Beni senin gibi bir padisaha göndermesi de bir delildir... gönderen bilir ki.
Böyle bir illete böyle bir ilaç lazım bu ilaç, o umulmaz yarayı kolayca iyilestirecek elbet.
2425. Bundan önce rüyalar görmüstüm... Allahnın beni seçip gönderecegini anlamıstın.
Ben elime asayı ve nuru alacak, senin gibi bir küstahın boynuzunu kıracaktım.
Bunun için kıyamet gününün sahibi olan Allah sana çesit çesit rüyalar gösteriyordu.
Bunlar senin kötü içine, azgınlıgına layık rüyalardı. Bunların sana, senin haline tam uygun oldugunu bildirmek
diliyordu.
Allah, sana bunları gösteriyordu ki onun hikmet sahibi ve her seyden haberdar, aynı zamanda derman kabul etmez
dertlerin dermanını ihsan eder bir Allah oldugunu bilesin.
2430. Fakat sen bu rüyaları tevile kalkıstın... kör ve sagır kesildin, bunlar; agır uykudan meydana gelen hayaller dedin.
Doktorlarla müneccimler de kendilerinde olan nur pırıltısı ile tabirini gördüler, fakat tamahlarından hakikati
söylemediler.
Kederlenmek, devletine bir gussa gelmek, senin devletinden, padisahlıgından uzaktır.
Ya çesitli gıdalardan, yahut yemekten insan, hep böyle rüyalar görür dediler.
Çünkü gördüler ki sen ögüt istemiyorsun, kaba ve hoyratsın, kan içicisin... yok, yoksul huylu degilsin!
2435. Padisahlar, bir is için kan dökerler ama merhametleri kızgınlılarından üstündür.
Padisahın Allah huyuyla huylanması gerektir. Allahnın rahmeti, gazabından artıktır.
Seytan gibi gazabının üstün olması gerekmez, öyle olursa hile yüzünden lüzum yokken kan döker!
Namussuzların hilmi gibi halim olması da dogru degildir... çünkü karısı da orospu olur cariyesi de!
Halbuki sen, gönlünü seytan evi haline getirdin... kinini, kendine kıble yaptın.
2440. Keskin boynuzların nice cigerleri deldi... iste su asam, senin küstah boynuzunu kırdı!
Bu alemdekilerin, o alemdekilere saldırmaları, gayb aleminin sınırı olan nesillerine kadar hücum etmeleri, onların pusuda
olmalarından gaflete düsmeleri.. zaten gazi de savasa gitmezse kafirler, müslüman ülkesine ılgar eder, çapulda
bulunurlar.
Cisme mensup askerler, ruhanilerin kalelerine saldırırlar.
O taraftan tertemiz birisi gelmesin diye gayb derbendine hücum ederler.
Gaziler, savasa pek gitmediler mi kafirler, yürür saldırılar.
Gayb gazileri, hilimlerinden sana saldırmazlar kötü gidisli.
2445. Gayb derbentlerine saldırdın... gayb erlerinin bu tarafa gelmemesini diledin!
Ata bellerine, ana rahimlerine pençe attın... kötülükle yolu kesmek istedin!
Ululuk ıssı Allahnın soy sop yetismesi için açtıgı ana yolu sen nasıl kapatabilirsin?
A inatçı, sen derbentleri tuttun ama körlügüne ragmen, yine bir er çıktı iste.
Hste o çıkan er benim... senin maksadını yıkıp yakarım; Allahnın adı ile senin adını sanını yok ederim!
2450. Sen var, derbentleri iyice tuta dur... ne vakte dek sakalına bıyıgına gülüp duracaksın?
Kader bıyıgını sakalını birer birer yolar... nihayet kadere karsı çekinmenin fayda vermedigini anlarsın.
Senin bıyıgın sakalın mı daha kuvvetlidir, Ad’ın bıyıgı sakalı mı? Onların nefesinden sehirler titrer dururdu.
Sen mi daha inatçısın Semud mu? Varlık alemine onlar gibisi gelmedi gitti.
Bunlardan yüz tanesini daha söylesem fayda yok; sen sagırsın... duyarın da duymazlıktan gelirsin!
2455. Söyledigim sözden tövbe ettim; tam senin ilacını yaptım.
Bu ilacı senin ham sakalına korum da piser, yahut da yanar... sen de ebedi olarak yaralı kalırsın.
Bu suretle de bilirsin ki Allah, her seyi bilir... her seye, ona layık olan ilacı verir ey düsman.
Ne vakit bir egrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da onun ardından derhal layıgını görmedin?
Ne zaman gökyüzüne bir nefes bir dua gönderdin de ardınca ona benzer bir iyilik gelmedi?
2460. Dikkat etsen, uyanık olsan her an, yaptıgın isin cevabını görürsün!
Dikkat ederde ipe sarılırsan senin için kıyametin gelmesine hacet yok.
Remiz ve isareti gören kisiye açık söz söylemeye ihtiyaç var mı?
Bu bela sana aptallıgından gelir... nükteleri remizleri anlamazsın!
Gönül kötülük yüzünden karardı da kapkara oldu mu artık anla... burada sersemlesmenin lüzumu yok!
2465. Yoksa o karalık sana bir ok olur... sersemliginin cezası sana erisir!
Ok gelmezse lütuf ve kerem yüzünden gelmez; o kötülük görülmediginden degil.
Kendine gel de eger sana gönül gerekse dikkat et... çünkü her isin ardından senin için bir sey meydana gelir!
Himmetin bundan fazla olursa dikkatle isin, daha yücelir!
Hnsanın topraktan yaratılan bedenî, cevheri i yi bir demire benzer, ayna olmaya kabiliyeti vardır, onda dünyada da
cennet, cehennem, kıyamet vesaire görünür, hem de apaçık ve dogru olarak, hayal yoluyla degil!
Sen de görünüste kapkara bir demire benzersin ama kendini cilala, cilala!
2470. Bu suretle de gönlün, suretlerle dolu bir ayna kesilsin; ona her cihetten gümüs bedenli bir güzel aksetsin!
Demir gerçi karadır, nursuzdur... fakat cilalamak, ondaki karalıgı giderir.
Demir cilalanır, yüzünü güzellestirir.. bu suretle suretler onda görünebilir.
Topraktan yaratılan beden kabadır, karadır ama cila kabul eder, onu cilala!
Cilala da onda gayb sekilleri yüz göstersin., huri ve melek akisleri görünsün!
2475. Allah, bil ki sana bir akıl cilâsı vermistir... onunla gönül yapragı arınır, aydınlanır.
A binamaz, cilâlanmayı bırakmıssın da heva ve hevesinin iki elini de açmıssın!
Heva ve heves kapandı mı cilâcının eli açılır.
Gayb aynası olan demirde bütün suretler görünür.
Hçini kararttın, paslattın, iste "Yeryüzünde fesada çalısırlar" âyetinin mânası budur!
2480. Simdiye kadar böyle hareket ettin durdun, artık böyle harekette bulunma., suyu kararttın, daha ziyade karartma!
Bulandırma da bu su durulsun., o suyun içinde ay ve yıldızları tavaf eder gör!
Çünkü insan, ırmak suyuna benzer., bulandı mı artık onun dibini göremezsin!
Irmagın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu.... sakın bulandırma, o saf ve durudur.
Hnsanların canı havaya benzer., tozla karıstı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü göstermez.
2485. Günesin görünmesine mâni olur... fakat tozu gitti mi saf ve parlak bir hale gelir.
Canın kapkara olmakla beraber Allah, kurtulus yolunu bulasın diye sana rüyalar göstermistir.
Musa aleyhisselâm'ın Firavun'un sırlarını söylemesi, Allah'nın bildigine inanması, yahut hiç olmazsa galiba
biliyor diye süpheye düsmesi için gaybdan haber vererek gördügü rüyaları söylemesi
Allah, sonunda olacak seyleri kudretiyle kapkara demirde gösterdi.
Bu suretle senin daha az kötülük etmeni diledi... fakat sen, hep bunları gördügün halde daha beter oluyordun!
Sana rüyada kötü seyler gösterdi., onlardan ürktün, halbuki o kötü seyler, senin suretindi.
2490. Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!
Tükürmüs de sen çirkinsin, lâyıgın ancak bu demis, ayna da çirkinligim, senin çirkinligim a kör ve asagılık adam!
Bu pisligi de kendi çirkin yüzüne bulastırdın, bana degil., çünkü ben apaydınım demis!
Sen gah elbiseni yanmıs gördün; gah agzın tutulmus, gözün kör olmus gördün.
Gah bir canavar, kanına kastetti., gah yırtıcı biç hayvan, basını ısırdı!
2495. Kendini gah lâgıma bas asagı düsüyorsun gördün., gah kanlı sellerde gark olmussun gördün.
Bazan rüyada bu tertemiz gökyüzünden sana "Kötüsün, kötüsün, kötü" diye ses geldi.
Bazan daglardan apaçık "Hadi git be., sen, ashabı simaldensin" sesini duydun!
Bazan her cansız seyden "Firavun, ebediyen cehenneme düstü gitti" sadasını isittin!
Bundan beter rüyalar da gördün... fakat utancından söyleyemiyorum ki ters tabiatın büsbütün terslesmesin,
kızmayasın!
2500. Ey ögüt kabul etmeyen, azıcıgını söylüyorum sana., bu azıcıgı duy da bil ki ben biliyorum.
Gördügün rüyaları ve basına gelecek isleri düsünmemek için kendini ölü ve kör ettin!
Ne vakte dek kaçaksın? iste hileler düzen anlayısının körlügü, önüne geldi, çattı!
Tövbe kapısı açıktır.
Kendine gel, bundan böyle çekin artık., çünkü. Allah keremiyle tövbe kapısı açıktır.
Tövbenin batı tarafında bir kapısı vardır, kıyamete kadar açıktır.
2505. O kapı, günes batıdan doguncaya dek açık kalacaktır, o kapıdan yüz çevirme!
Cennetin Allah rahmetiyle sekiz tane kapısı var... ogul, o sekiz kapıdan biri de tövbe kapısıdır.
Öbürlerinin hepsi de bazen açılır, bozan kapanır., fakat tövbe kapısı hep açıktır.
Bunu ganimet bil.. kapı açık, kasetçinin körlügüne ragmen derhal pılını pırtını oraya çek!
Musa aleyhîsselâm'ın Firavun'a "Benden bir ögüt kabul et, karsılık olarak dört fazilet kazan" demesi.
Kendine gel de benden bir ögüt kabul et, karsılık olarak dört sey al!
2510. Firavun, o bir ögüt, hangi ögüt? O tek ögüdü bana birazcık anlat dedi.
Musa dedi ki: O tek ögüt su: Apaçık söyle, deki Allah tektir, ondan baska tapacak yoktur!
Göklerin, yıldızların., insanlarla seytanların cin ve perilerin, kusların yüce yaratıcısıdır.
Denizin, ovanın, dagın, çölün yaratıcısı odur... ülkenin sının yoktur, kendisinin benzeri yoktur!
Firavun, ey Musa dedi., buna karsılık bana verecegin o dört sey nedir? Onlarıda da söyle de
2515.O güzel vadin lütfiyle kâfirligimin çarmıhı gevsesin!
Belki bir ganimet olarak elde edecegim o hos vaitler yüzünden yüz harmanlık küfür kilidim açılır.
Belki bal ırmagının tesiriyle bedenimdeki su kin zehiri ballasır..
Yahut o tertemiz süt ırmagının aksiyle esir aklım bir an olsun beslenir.
Yahut o sarap ırmaklarının aksiyle sarhos olar da Allah emrinin zevkinden bir koku alırım...
2520. Yahut da ırmakların letafetinden çorak ve yıkık bedenim tazelesir..
Çorak bedenimde bir yesillik meydana gelir dikenliklerim, Cenneti Me'va kesilir!
Belki cennetin ve dört ırmagın aksiyle can, Allah, yardımına mazhar olur da sevgiliyi aramaya koyulur.
Nitekim cehennemin aksiyle de ates kesilmisim., Hak kahrıyla karısmısım!
Cehennem yılanının aksiyle yılana dönmüsüm., cennet ehline zehirler yagdırmada, onları dalayıp-durmadayım!
2525. Gah cehennemdeki kaynar suyun kaynamasının, köpürmesinin tesiriyle zulüm suyum, halkı çürütür, eritir!
Ben zemherinin aksiyle zemheri olmusum., yahut da cehennemin aksiyle cehenneme benzemisim!
Simdi yoksul ve mazlumlara cehennemim., vay onu zebun bulursam!
Musa aleyhisselâm'ın, Firavun'un îmanına karsılık olan o dört fazileti anlatması
Musa dedi ki: O dördün birincisi, bedenin ebedi olarak sıhhatte kalır.
Tıp bilgisinde söylenen illetler, ey akıllı er, bedeninden uzaklasır.
2530. Hkincisi, ömrün uzun olur.. ecel, ömründen çekinir!
Hyi bir ömür sürdükten sonra âlemden, muradına erismeden gitmezsin.
Hattâ süt emer çocugun süt istemesi gibi eceli istersin.. fakat seni esir eden bir zahmet, bir dert yüzünden degil.
Ölümü ararsın ama bir eziyete ugrayıp âciz kaldıgından degil de evin harabesinde defineyi gördügünden !
Bunun üzerine kazmayı eline alır da hiç düsünmeksizin evi yıkmaya baslarsın.
2535. Çünkü evi, definenin perdesi görürsün., bilir, anlarsın ki bu bir tek tane, yüzlerce harmana mâni olmaktadır.
Artık bu taneyi atese atarsın, erlik sıfatiyle sıfatlanır, er olursun. Ey bir yaprak ugruna bagdan olan., sen, bir yapraga
kapılıp kalan ve bu yüzden üzümden mahrum olan kurda benziyorsun.
Fakat Allah'nın lütfü ve keremi, bu kurdu uyandırırca bilgisizlik ejderhası seni yer, siler süpürür!
Kurt, meyvalarla, agaçlarla dolu bir bag kesilir.. iste bahtı, talihi iyi olanlar, böyle bir degisiklige nail olurlar!
"Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi diledim" hadisi kutsinin tefsiri
2540. Evi yık., bu Yemen akilciyle yüz binlerce ev yapılır!
Hazine, ev altındadır, ev yıkılmadıkça ele geçmesine çare yok., evi yıkmaktan ürkme, durma!
Çünkü bu hazinenin ele geçecek bir parasıyla zahmetsiz, mesakkatsiz binlerce ev yapılabilir.
Nihayet bu ev zaten viran olacak., altındaki hazine de apaçık meydana çıkacak!
Fakat o vakit hazine senin olmaz., çünkü o ele geçen ganimet, ruhun evi yıkma ücretidir.
2545. "insan, ancak çalıstıgını kazanır." o isten hiçbir ücrete sahip olamayınca,
Artık, eyvanlar olsun., böyle bir ay bulut altın-daymıs da görmedim!
Hyilik edip bana söylenen sözleri tutmadım., attık hazine gitti, elim bombos diye elini ısırır, hayıflanır durursun!
Meselâ; sen ücretle bir ev kiralarsın., fakat o evi satın alsan bile senin mülkün degildir ki!
Bu evde is isleyesin diye kira müddeti, eceline kadardır.
2550. Dükkânda eskicilik, yamacılık edersin., fakat bu dükkânının altında iki maden gömülüdür!
Bu dükkân kiralıktır.. çabuk ol, kazmayı al da dibini kaz!
Birdenbire kazma madene rastlasın da dükkândan da kurtul, yamacılıktan da!
Yamacılık dedigin nedir? Su içmek, yemek yemek., bu yamalarla köhne hırkanı yamar durursun!
Bu beden hırkası daima yırtılır.. sen de bu yemekle, içmekle onu yamarsın!
2555. Ey talihi yaver padisah soyundan gelen, kendine gel de yamacılıktan utan!
Bu dükkânın dibini bîr parçacık kaz da o iki maden, basını yüceltsin!
Bu kiralık evin kira müddeti bitmeden kendine gel.. yoksa bu müddet biter, sen de ondan bir fayda elde edemezsin!
Sonra dükkân sahibi, seni dükkândan çıkarır; bu dükkânı da hazineyi elde etmek için yıkar.
Sen gah hasretle basına vurursun; gah ham sakalını yolar durursun!
2560. Yazıklar olsun; bu dükkân benimdi.. kör müydüm ki buradan bîr fayda elde etmedim!
Yazıklar olsun, bu bizim di yel götürdü! Biz kullara da ebediyen hasretlere düsüp eyvahlar olsun demek kaldı dersin!
Hnsanın, yaradılısında olan zekâ ve düsüncelerine aldanarak peygamberlerin bilgisi olan gayb bilgisini istememesi
Ben evde bir süs, bir nakıs gördüm de o evin sevgisiyle kararsız bir hale geldim;
Gizli hazineden haberim bile olmadı., yoksa kazma, elimde çiçek demeti kesilirdi!
Ah, o zaman kazmanın hakkını verseydim simdi gamdan kurtulmus olurdum!
2565. Gözümü naksa, takmıs, çocuklar gibi ask oyunlarına dalıp kalmıstım!
O muradına erismis hakim, sen bîr çocuksun.. evde nakıslarla, suretlerle dolu diyerek ne de dogru, ne de güzel
söylemistir.
"Hlâhiname" de çok vasiyetlerde bulunmus, tozu dumana ver, varlıgının kökünü kazı demistir.
Firavun ey Musa dedi; kâfi., gönlüm, ıstıraptan eridi gitti., artık üçüncü vadini söyle!
Musa dedi ki; üçüncüsü su: Devletin iki kat artar, iki âlemin de düsmandan arınmıs devlet ve saltanatına nail olursun!
2570. Simdiki devlet ve ikbalinden daha fazla devlete, ikbale ve ülkelere sahip olursun.. simdiki devletin savas içindedir,
o devlet sulh ve huzur içinde!
Savas âleminde sana böyle bir devlet ve ülke ihsan eden, bir gör de bak., sulhta ülkene nasıl bir sofra kurar!
Keremiyle cefa zamanında onları veren, vefa zamanında seni nasıl görüp gözetir, arayıp yoklar., bir bak da gör!
Firavun, ey Musa, dördüncüsü nedir? Çabuk söyle., çünkü sabrım yetti, hırsım arttı dedi.
Musa dedi ki: Daima genç kalırsın., daima saçın, sakalın katran gibi siyah, yüzün erguvan gibi kırmızı olur.
2575. Bizce rengin, kokunun degeri yoktur.. fakat sen asagılıksın, onun için asagı âlemden konusuyorum!
Renkle, kokuyla, mevkile ögünmek, çocukları sevindirir, aldatır!
"Halka, kendi aklınız miktarınca degil, onların akılları miktarınca söz söyleyin ki Allah' ya ve Peygamber' ine yalan
demesinler" hadisi
Hsim çocuga düstü., gayri çocukların agzını kullanmam lâzım!
Mektebe git de sana kus alayım, yahut kuru "üzüm, ceviz ve fıstık getireyim diyeyim!
Sen beden gençliginden baska bir sey bilmiyorsun ya, al iste bu gençligi., a esek, nah sana arpa
2580. Yüzün hiç burusmaz, pörsümez.. kutlu gençligin hep bu halde kalır.
Ona ne ihtiyarlık burusması gelir., ne de selvi ye benzeyen boyun iki kat olur!
Ne sendeki gençligin kuvveti azalır, ne dislerin, agrır, sallanır!
Kadınların erkekten nefretine sebep olan gevsekligi, kadına yaklasmamak derdini görmezsin!
Gençlik çagının parlaklıgı seni öyle bir açar, neselendirir ki Ukâse'nin müjdesi de Peygamber'i öyle-açmıs, öyle
neselendirmisti iste!
"Saferin çıktıgını kim müjdelerse ona cennet müjdesi verecegim" buyurması
2585. Ahir zaman Peygamberi Ahmed, Rebiyülevvel ayında göçtü., bunda hiç ihtilâf yoktur.
Gönlü, bu göç zamanını haber alınca can ve gönülden o vakta âsık oldu.
Safer gelince, bu ay bitince sefer edecegim diye-neselendi.
Her gece bu bulusmanın istiyakiyle sabahlara kadar "Ey yücelerden yüce arkadas!" der dururdu!
"Bana kim safer ayı çıktı diye müjde verirse..
2590. Kim safer gitti, Rebiyyülevvel geldi diye beni mustularsa ben de onu cennetle mustular, ona sefaatçi olurum"
dedi.
Ukâse gelip müjde dedi., safer çıktı gitti. Peygamber de "Ey ulu aslan, cennet senindir" buyurdu
Baska birisi de gelip safer çıktı dedi., bet dedi ki: O müjdeyi Ukâse aldı!
Erler, görüyorsun ya, âlemden göçmeden neseleniyorlar., su çocuklarsa âlemde kalmalarına seviniyorlar!
Hyi suyun tadını tatmayan kör kusa, acı su, kevser görünür.
2595. Musa da, senin saf ikbaline bir dert erismez diye bu tarzda kerametler sayıp dökmekteydi.
Firavun, pek güzel., iyi söyledin ama bir de iyi bir dostla görüseyim, danısayım dedi.
Firavun'un, Masa aleyhisselâm'a inanma hususunda Asiye'ye danısması
Firavun, bu sözü Asiye'ye açtı. Asiye dedi ki: A gönlü kararmıs, bu vaitlere can ver!
Bu sözlerde ne büyük inayetler var., ey iyi huylu padisah, durma, hemen bunları elde et!
Ekim zamanı geldi., hem de ne faydalı ekim ya! Bu sözleri söyledi ve istiyakından aglamaya basladı.
2600. Yerinden sıçradı, ne mutlu sana dedi... a kelcegiz, günes, basına taç oldu!
Kelin ayıbını külah örter.. hele o külah günes ve ay olursa ne mutlu!
Daha o mecliste bunu duyunca neden evet., yüzlerce hamdolsun demedin?
Bu söz, günesin kulagına degseydi buna nail olmak ümidiyle bas asagı yere inerdi!
Hiç bildin mi, ne vaittir bu, ne lütuf tur? Hak, Hblis' i arayıp soruyor âdeta!
2605. O kerem sahibi, seni böyle bir lutfa, böyle bir ihsana çagırdı da nasıl tahammül ettin? Sasılacak sey
Nasıl yüregini eritmedi bu? Eritseydi iki cihandan da nasip alırdın!
Adamın yüregi Allah için erirse sehitler gibi iki âlemde de lûtfa, ihsana mazhar olur.
Gafillik de hikmettir, bu kör olusun da bir hikmeti var., var ama neden bu dereceye kadar olsun?
Sermayenin çabucak elden uçamaması için gafillik, hem hikmettir, hem nimet!
2610. Fakat unulmaz bir yara haline gelmemeli... aklın ve canın zehri olmamalı, adama eziyet vermemeli!
Kim böyle bir alısverisi edebilir? Bir gülle gül bahçesini satın alıyorsun!
Bir taneye karsılık yüzlerce agaçlık., bir habbeye karsılık yüzlerce maden!
"Kim her seyi Allah için yapar, Allah' ya karsı ihlâs sahibi olursa" demek, o taneyi vermektir...
bu suretle de "Allah da onun olur, her diledigini verir" sözünün hakikati elde edilir.
Çünkü bu arık ve kararsız varlık, o ebedî Allah' nın zevalsiz varlıgından var olmustur.
2615. Fâni varlık, kendisini ona verdi mi bakî olur, asla ölmez..
Yelden, topraktan korkan ve bu ikisi yüzünden helak olan katra gibi!
Katra, aslı olan denize kavustu mu günesin? hararetinden de kurtulur, yelden, topraktan da!
Zahirî, denizde yok olur ama zatı yok olmaz,, ebedîlesir, iyilesir!
Kendine gel ey katra da pisman olmaksızın varlıgım ver, ver de bir katra ya karsılık uçsuz bucaksız denizi bul!
2620. Kendine gel ey katra da bu serefi bul, denizin avucuna düs, o avuçta telef olmaktan emin ol!
Böyle bir devlet, kimin eline düsmüstür: Bir deniz, bir katrayı dilemekte, istemekte!
Allah hakkı için Allah hakkı için çabuk sat ve satın al... bir katrayı ver, incilerle dolu denizi elde et!
Allah hakkı için, Allah hakkı için hiç geciktirme.. bu söz, lütuf denizinden gelmede!
Lütuf bile bu lütfün içinde kaybolur., asagılık bir adam, yedinci kat göge çıkıyor
2625.Kendine gel, hiçbir kimse bunu aramakla bulamaz., nasılsa bir acayip oyuna rastladın!
Firavun, bunu bir de Haman' a söyleyeyim; padisaha vezirin reyini almak lâzımdır dedi.
Asiye dedi ki: Bu sırrı Haman' a söyleme. Kör kocakarı, doganın kıymetini ne bilir?
Padisahın doganıyla kocakarı
Bir ak doganı kocakarının birine verirsen iyilik olsun diye pençelerindeki tırnakları keser!
Halbuki asıl is gördügü, avlandıgı uzvu, tırnaklandır.. kör kocakarıcagız körcesine o tırnakları kesiverir!
2630. Anan nerdeymis ki der., a ulu yavrum, tırnakların böyle uzamıs senin?
Kötü kocakarı, doganın tırnagını, gagasını kanatlarını keser... sevgi çagında iste bunları, yapar!
Doganın önüne tutmaç kor da o, az yedi mi kızar., sevgiyi yırtar, atar!
Senin için böyle bir tutmaç pisirdim de sen ululuk gösteriyor, haddini bilmiyorsun ha!
Sen o eziyetlere, belâlara lâyıksın., devletin, ikbalin kadrini nerden bileceksin sen? der.
2635. Tutmaç yemiyorsan bari al, bunu iç diye dogana tutmaç suyu verir.
Halbuki dogan, tutmaç suyundan hoslanmaz, içmez., kocakarı büsbütün kızar.
Kızgınlıkla o sıcak çorbayı doganın basından asagı döker, hayvanın basını yakar, kel eder!
Canı yanar, o teessürle gönüller parlatan padisahın lûtfunu anarak aglamaya baslar;
Padisahın çehresinden yüzlerce kemale nail olan o nazenin, o isveli gözlerinden yaslar döker!
2640. "Mâzâgal basar" sırrına nail olan gözleri o karganın açtıgı yaralarla dolar., güzel ve
güzel göz, zaten kötü göz yüzünden dertlere, elemlere ugrar!
Halbuki o öyle engin bir gözdür ki iki âlem bile ona bir kıl kadar görünmektedir.
Gözüne binlerce gökyüzü görünse kaynagın denizin yanında kaybolusu gibi kaybolur!
O göz, bu duygu âlemine ait seylerden geçti mi gayb âlemini görür de bu kabiliyet yüzünden öpülür durur!
Zaten bir kulak bulamıyorum ki o güzel göze ait bir nükte söyleyeyim!
2645. O gözden ulu ve kutlu yaslar süzülse Cebrail, katrasını kapardı..
O güzel gidisli dilber, müsaade ederse bu kaptıgı katrayı kanadına, gagasına sürerdi!
Dogan der ki: Kocakarının kızgınlıgı alevlendi ama kuvvetimi, nurumu, sabrımı ve ilmimi yakmadı ya!
Can doganım, yüzlerce suret dokur, durur., deveyi yaralar, Salih'i degil!
Salih, ululukla bir nefes aldı, bir dua etti mi dagdan, o çesit yüzlerce deve dogar!
2650. Gönül der ki: Sus, aklını basına al... yoksa gayret, varlık nescini çeker, yırtar!
Fakat ne çare., padisahlık gururu, ögüt dinletmiyordu; nihayet ögüdü gönlünden koparıp attı.
Allah gayretinin yüzlerce gizli hilmi vardır... yoksa bir anda yüzlerce cihanı yakardı!
Mutlaka Haman'la görüsüp danısmam lâzım... ülke ona dayanmaktadır, ben onunla kuvvet, kudret bulmaktayım,
dedi.
Mustafa'nın mesveret ettigi zat, Allah Sıddıkıydi.. EbucehFe fikir veren Ebuleheb'di!
2655. Cinsiyet, onu öyle bir çekti ki o nasihatler, kulagına bile giremedi.
Her sey, kendi cinsinden olana yüzlerce kanatla uçar gider., ona ulasma hayaliyle baglarını yırtıp yürür!
Çocugu, kayıp oluk üstüne giden ve tehlikeye düsen kadının, Allah yüzünü ululasın, Ali'ye gelerek çare araması
Murtaza' nın yanına bir kadın gelip dedi ki; Çocugum, olugun üstüne kaydı.
Çagırsam ele geçmez., bıraksam düsüp helak olacagından korkuyorum.
Akıllı degil ki tehlikeden kurtul, yanıma gel diyeyim de anlasın.
2660. Elle isaret etsem anlamaz., anlasa bile kötülük su ki dinlemez!
Mememi, südumu gösterdim ama benden gözünü, yüzünü çevirip duruyor!
Allah hakkı için ey ulular, siz, bu âlemde de âcizlerin ellerinden tutan, onlara yardım eden erlersiniz, o âlemde de!
Benim derdime tez bir derman bul ki gönlümün mey vasini kaybedecegim diye yüregim titremede!
Ali dedi ki: dama bir çocuk çıkar., çocugun, kendi cinsini görünce,
2665. Derhal oluktan dama gelir., cins, cinsine ebedî olarak âsıktır.
Kadın öyle yaptı., çocugu, o çocugu görünce ona yüz tuttu;
Oluktan dama geldi. Her cins, kendi cinsinden olanları çeker, bunu böyle bil!
Çocuk, sürtüne sürtüne öbür çocugun bulundugu tarafa geldi ve asagıya düsme tehlikesinden kurtuldu.
Peygamberler de, kullan oluktan kurtarmak için insan olarak gönderilmislerdir.
2670. Peygamber, ben de sizin gibi insanım... kendi cinsinize gelin kaybolmayın buyurdu.
Çünkü cinsiyetin acayip bir çekiciligi vardır., nerde birisini ve bir seyi ariyan varsa onu aratan, o yana çeken
cinsiyettir.
Isa ve îdris, meleklerle aynı cinstendiler; onun için gökyüzüne çıktılar.
Harut'la Marut' sa ten cinsindendiler; yücelerden asagıya indiler.
Kâfirler, seytanlarla aynı cinsindendir.. canları, seytanların sakirdi olmustur.
2675. Seytanlardan yüzbinlerce kötü huylar ögrenmisler, akıl ve gönül gözünü kapamıslardır.
Onların kötü huylarından en ehemmiyetsizi hasettir, hani iblis'in boynunu vuran haset!
O köpekler, bunlara ululuk ve haset ögretmislerdir., onlar, halkın ebedî bir mülke, bir devlete nail olmasını istemezler.
Kimde sagdan, soldan bir yücelik görürlerse hasetten âdeta kulunçları kabarır, dertlenirler.
Çünkü harmanı yanmıs talihsiz, kimsenin mumunun yanmasını istemez.
2680. Kendine gel de sen de bir yücelik elde et baskalarının yüceliginden dertlenme!
Allah' dan bu hasedin defini dile de Allah, seni cesetten kurtarsın!
Sana içten bir mesguliyet versin de ondan bas alamayasın!
Allah bir yudumcuk saraba öyle bir hassa vermistir ki adamı sarhos eder, iki âlemden de kurtarır!
Bir avuç yesil ota, esrara öyle bir hassa vermistir ki bir zaman olsun insanı kendisinden alır!
2685. Allah uykuya öyle bir hal vermistir ki düsünceyi iki âlemden de keser!
Mecnun' u, bir deri askından öyle bir hale getirmistir ki dostu düsmandan fark etmez olmustur.
Senin anlayısına havale edilecek bunun gibi yüzbinlerce sarabı vardır onun!
Nefsin, kötülük sarapları var ki o kötü kisiyi bunlarla yoldan çıkarır!
Aklın, kutluluk sarapları var ki insan onların nesesiyle zevalsiz bir konak bulur.
2690. Sarhoslukla gök kubbe çadırını o yandan söker, yola düser!
Kendine gel ey gönül de magrur olma.... Hsa, Allah sarhosudur, esek, arpa sarhosu!
Su küplerden o çesit saraplar ara ki sarhoslugunun sonu gelmesin!
Çünkü her sevgili, dolu bir küpe benzer., o tortuludur, bu inci gibi saf!
Ey sarabı anlayan, tanıyan er, ihtiyatla tat da karısıksız, katıksız arı duru bir sarap bulasın!
2695. Her iki sarap da sarhosluk verir ama bunun sarhoslugu, adamı ta Allah' ya kadar çeker götürür!
Bunu iç de düsünceden, vesveselerden, hile ve düzenlerden kurtul; akıl bagı olmaksızın deve
gibi cos, raksa giris!
Peygamberler, ruh ve melek amindendirler., o yüzden gökteki melegi çekerler.
Yel, ates cinsindendir, onun dostudur., her ikisi de yücelir, yücelere çıkar!
Bos testinin agzını kapadın da havuza, yahut ırmaga attın mı?
2700. Kıyamete kadar batmaz., çünkü içerisi bostur; o boslukta hava vardır;
Yelin meyli, yüceleredir., içinde bulundugu kabı da yücelere kaldırır.
Peygamberlerin cinsinden olan canlar da çekise çekise onların yanına giderler.
Çünkü bu kısımdan olan kisinin aklı üstündür., süphe yok ki akıl da yaradılıs bakımından melekle
aynı cinstendir.
Nefis havası da düsmana üstündür., fakat nefis,, asagılık cinstendir, asagılık âlemine gider!
2705. Kıpti, kötü Firavun' un cinsindendi.. Hsrail ogulları kabilelerine mensup olanlar da Allah kelimi Musa'nın cinsinden.
Haman, tam Firavun'un cinsindendi.. Firavun, o yüzden onu seçmis, bas köseye geçirmis, kendisine vezir etmisti.
Hâsılı sonunda da Haman, onu bas köseden ta cehennemin dibine kadar çekti.. çünkü o iki pis adam cehennem
cinsindendi.
Hkisi de cehennem gibi yakıcıydı.. ikisi de nurun, zıddı idi.. ikisi de cehennem gibi gönül nurundan çekinen ve nefret
eden kisiydi!
Çünkü cehennem, ey mümin, sırattan çabuk geç,, nurun atesimi
söndürecek....
2710. Ey mümin, nurun etegini sürüdü mü atesimi, mahvedecek; hemen geç der.
Cehennemlik de nurdan ürker, kaçar., çünkü güzelim, cehennem tabiatlıdır o!
Mümin, canla basla nasıl cehennemden kaçarsa1, cehennem de müminden öyle kaçar!
Çünkü müminin nuru, ates cinsinden degildir..., nuru arayan, hakikatte atesin zıddıdır.
Hadiste gelmistir: Mümin duada Allah'ya yalvarır, cehennemden aman diler ya..
2715. Cehennem de canla basla ondan aman diler Yarabbi, beni falandan uzak et der.
Cinsiyet cazibesini simdi bir gör hele., bakalım sen hangi cinstensin; küfür cinsinden mi, iman cinsinden mi?
Haman'a meylin varsa Haman' dansın.. Musa'ya meylin varsa Sübhan' dan!
Hkisine de mailsen, iki cinsten de katısıgın var... nefisle akıl, ikisi de sende karısık!
Hkisi de savasta., kendine gel, kendine! Çalıs da mânalar, suretlere üstün olsun!
2720.Düsmanını her an bozguna ugramıs, maglûp olmus göresin.. savas âleminde bu sevinç kâfidir dogrusu!
O inatçı suratlı Firavun, nihayet Haman'a kabalıkla bu sözleri söyledi.
Allah Kelim' inin vaitlerini anlattı., o sapıgı kendisine mahrem etti!
Firavun'un, Musa aleyhi..selâm'a iman etme hususunda veziri Haman'a danısması
Firavun, Haman'ı tenha bulunca bunları anlattı. Haman, sıçrayıp yakasını yırttı.
O melun naralar attı, agladı... kavugunu, sarıgını yere attı.
2725.Dedi ki: Böyle küstahça ve abes sözleri nasıl, oldu da padisahın yüzüne karsı söyledi?
Sen, bütün âlemi hükmüne almıs, isini, bahtın yardımı ile altın haline getirmissin.
Padisahlar, inatsız, ısrarsız dogudan da sana vergi getirmedeler, batıdan da!
Ey ulu padisah, bütün padisahlar, sevinçle senin kapının esigini öpüyorlar!
Düsmanın atı, atımızı gördü mü sopa görmeden yüz çevirmede!
2730. Simdiye dek âlemin tapındıgı, secde ettigi sendin., simdi kulların en asagısı mı olacaksın?
Bir efendinin kula tapmasındansa binlerce defa atese atılması daha hos!
Hayır buna imkân yok! Ey Çin ülkesini bile hükmü altına alan padisahım, önce beni öldür de seni bu halde
görmeyeyim!
Padisahım, önce benim boynumu vur da bu alçalmayı gözlerim görmesin!
Böyle bir sey olmamıstır ya., fakat olmasın da! Yer, gök olacak, gökyüzü yer ha!
2735. Kullarımız, bizimle kapı yoldası olacaklar., esirlerimiz, gönüllerimizi yaralıyacak, öyle mi?
Düsmanların gözleri aydın olacak da dost kör-lesecek.. sonra da bize mezarın dibi, gül bahçesi kesilecek ha!
Allah lanet etsin, Haman'ın sözlerinin bayagılıgı
Hamam, dostla düsmanı tanımıyor, tavlayı kör-cesine ters oynuyordu.
A melun, senin düsmanın senden baskası degil., kinine uyup da suçsuzlara düsman
deme!
Sence bu körü hal devlettir... yani evveli "Dev-kos", sonu da "Let- dayak ye!"
2740. Bu devletten sürüne sürtüne kaçmazsan su baharın daima güz olur gider!
Dogu ve batı, senin gibi niceleri görmüstür., sonunda hepsinin de bası, bedeninden kesilmis gitmistir!
Doguyla batının bile kararı yokken nasıl olur da bir adamı ebedî edebilirler?
Korkudan, zindana girmekten ürkme yüzünden halk, sana birkaç güncegiz yaltaklandı., onunla ögünüyorsun ha!
Fakat halk, kime secde ederse onun canını zehirliyor demektir.
2745.Bir kere devlet, yüz çevirdi, bir kere bahtı döndü mü kendisine secde edenin kendisini
zehirledigini o da anlar, bilgi sahibi olan adam da!
Ne mutlu ona ki nefsini asagılatmıstır.. vay o kisiye ki serkeslikle dag gibi bas kaldırmıstır!
Bu ululuk, bil ki zehirli bir saraptır., o sarapla aptal kisi sarhos olur.
Bir devletsiz, zehirli sarabı içti mi bir zamancagız neseden basını sallar ama,
Bir an sonra zehir, canına tesir eder; can verip can almaya baslar!
2750. Onun zehirli olduguna inanmıyorsan bak da gör; Ad kavmine o zehir neler etti?
Bir padisah, baska bir padisahı tuttu mu ya öldürür, ya bir zindana hapseder!
Fakat bir düskün dertliyi görse derdine merhem bulur, ona ihsanlarda bulunur!
O ululanma zehir degilse neden padisah, onu suçsuz, hatasız öldürüyor?
Öbürüne de, kendisine bir kullukta bulunmadıgı halde neden iltifat ediyor? Bu iki
harekete bakıp zehiri anlamak mümkündür!
2755. Yol kesen, asla bir yoksulu dövüp vurmaz.. Kurt ölü kurdu kat' iyen ısırmaz!
Hızır, gemiyi kötü kisilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı.
Mademki kırık gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet, yoksulluktadır, yürü, yoksul ol!
Madeni olan ve madende birkaç parası bulunan dag, külünk, kazma yaralarıyla paramparça oldu.
Kılıç, boynu olanın boynunu keser., gölge, yerlere dösenmistir; o hiç yaralanmaz!
2760. Ululuk, fazla atestir a azgın...kardes, kendini atese nasıl atıyorsun ki?
Yerle bir olan, bak hele, oklara hedef olur mu hiç?
Fakat yerden bas kaldırdı mı o zaman hedefler gibi çaresiz yaralanır!
Bu bizlik, benlik, halkın merdivenidir., halk, nihayet bu merdivenden düser!
Kim merdivenin daha üstüne çıkarsa daha aptal
dır. çünkü düsünce onun kemikleri daha beter kırılır!
2765. Bunlar fer'i lerdir.. asıllarıyla sudur: Yücelik, Allah' ya sirk kosmadır!
Ölmedin de onunla ditilmedin mi ona ortak olmaya, ülke ve devlet kazanmaya savasan bir düsmansın!
Fakat onunla dirildin mi, zaten dirilen odur... bu, tam birliktir; nerde serik olus?
Fakat bunu islerinin aynasında gör. çünkü bunu sözle, dedikoduyla anlıyamazsın!
Hçimdekini söylersem çok cigerleri kan kesiliverir!
2770. Artık bu kadarını kâfi göreyim., zaten anlayanlara bu, yeter... köyde
kimse varsa iki kere seslendim iste!
Hâsılı Haman, o kötü sözlerle böyle bir yolu Firavun' a kesti!
Devlet lokması da agzına kadar gelmisti.. Haman, Firavun'un bogazını kesiverdi!
Firavun'un harmanını o, yele verdi.., hiçbir padisahın böyle veziri olmasın!
Musa aleyhisselâm'ın Haman'ın sözlerinin tesiriyle Firavun'un imana gelmesinden ümidini kesmesi
Musa dedi ki: Ben sana lûtuflar gösterdim, cömertliklerde bulundum., fakat ne yapayım? Allah, sana kısmet
etmemis!
2775. Hakikî olmayan padisahlıgı ne el bil, ne yen!
Çalma, çırpma padisahlık, cansız, gönülsüz ve gözsüzdür.
Sana padisahlıgı halk verdiyse borç alır gibi yine senden alır!
Hgreti padisahlıgı Allah' ya ver de Allah sana herkesin kabul edecegi hakikî bir padisahlık versin!
Arap beylerinin, ülkeyi ve devlet! aramızda bölüselim de kavga, gürültü kalmasın diye Mustafa aleyhisselâm' a
müracaatları, Mustafa aleyhisselâm'ın "Ben, bu beyligi yapmaya memurum" diye cevap vermesi, iki tarafın da
birbirleriyle bahse girismeleri
Arap beyleri toplanıp Peygamber' in yanına gelerek çekismeye basladılar.
2780. Dediler ki: Sen bir beysin... bizim de her birimiz birer beyiz! Su beyligi bölüselim, ülkenin sana düsen kısmını al!
Her birimiz, kendisine düsen bölüge razı olsun; sen de artık bizim hissemizden el yıka!
Peygamber dedi ki: Bana beyligi Allah verdi... o, bana basbugluk ve mutlak bir beylik ihsan etti.
Buyurdu ki: Bu devir, Ahmed’in devridir, bu zaman, Ahmed’in zamanı... kendinize gelin de onun emrine uyun!
Kavim, biz de Allah’nın takdiri ile hükmediyoruz... bize de beyligi veren Allah’dır dedi.
2785. Peygamber fakat dedi... Allah, bana beyligi bir mülk olarak verdi, sizeyse bir vesileyle igreti.
Benim beyligim kıyamete dek bakîdir... igreti beylikse çabucak geçip gider!
Kavim ey emîr... çok söyleme; üstün oldugunu iddia ediyorsun, delilin nedir? dediler.
Derhal Allah’nın kahır emri ile gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o civarı kapladı.
O pek korkunç sel sehre yüz tuttu... sehirliler feryat ederek korkudan kaçısmaya basladılar.
2790. Sınama zamanı gelmisti... süphenin kalkacagı hakikatin apaçık ortaya çıkacagı zamandı. Peygamber dedi ki:
Her bey mızragını atsın da su sel dursun! Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de!
Beyliginizi bir sınayalım! Hepsi mızraklarını attılar.
Mustafa’da elindeki sopayı, o buyruklar yürüten inanmayanları âciz bırakan sopayı attı.
O coskun inatçı ve siddetli sel, bütün o mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp sürükledi.
Bütün mızraklar kayboldu... sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde duruyordu!
2795. O sopanın himmetiyle o siddetli sel, sehirden yüz çevirdi, baska bir tarafa akıp gitti.
Bu büyük isi gören Arap beyleri, korkularından hep Mustafa’nın beyligini tasdik ettiler.
Yalnız hasetleri pek üstün olan üç kisi inanmadı... inatlarından büyücü ve kâhin dediler.
Hgreti beylik böyle zayıf olur... Allah vergisi olan beylikse böyle yücedir iste.
Ey soyu sopu belli kisi, o mızraklarla sopayı görmediysen o beylerin adları ile peygamberin adına bak.
2800. Onların adlarını kuvvetli, siddetli ölüm seli sildi süpürdü... fakat Ahmed’in adı ve devleti baki.
Onun nöbetini günde bes defa vuruyorlar... bu, kıyamete kadar her gün böyle sürüp gidecek!
Aklın varsa sana lûtuflarda bulundum... eseksen esege de asayı getirdim.
Seni bu ahırdan öyle bir çıkarırım ki sopayla basını, kulagını kanlara boyarım!
Bu ahırdaki esekler de senin cefandan aman bulamıyorlar insanlarda!
2805. Hste sevilmeyen her esegi yola getirmek, terbiye etmek için sopa getirdim ben!
Seni kahretmek için o sopa, bir ejderha kesilir... çünkü sen de iste ve huyda bir ejderha kesilmissin.
Sen amansız bir dag ejderhasısın ama gökyüzü ejderhasına da bak!
Bu sopada cehennemden bir hisse var... kendine gel de aydınlıga kaç.
Yoksa benim dislerimin arasında kalırsın... benim kahrımdan seni kimse kurtaramaz demektedir.
2810. Allah’nın cehennemi nerede demeyesin diye bu, bir sopayken simdi ejderha olmustur.
Allah kudretini bilip tanıyan cennetle cehennem nerede ki diye sormaz.
Allah, nereyi isterse orasını cehennem yapar... gökyüzünün yücelerini kusa ökse ve tuzak haline getirir.
Dislerine bir agrı verir ki bu dis agrısı cehennem, ejderha dersin. Yahut da tükürdügünü bal haline kor... bu, cennet ve
cennet elbiseleri dersin!
Dislerinin dibinden seker bitirir... bu suretle kaderin hükmünü anlar bilirsin!
2815. Su halde dislerinle suçsuzları ısırma... çekinemeyecegin, kurtulamayacagın silleyi düsün.
Allah Nil’i Kıpti’lere kan haline getirdi... Hsrail ogullarını da belâdan korudu.
Buna bak da Allahnın yoldaki aklı basında kisiyle sarhosu ayırt ettigini anla.
Nil bu ayırt edisi Allahdan ögrendi de buna ihsanlarda bulundu, öbürünü sıkıca bagladı.
Allah lûtfu, Nil’e akıl verdi... kahrı ise Kabil’i sersemlestirdi.
2820. Keremiyle cansız seylerde akıl yarattı... kahrı ile akıllının aklını aldı.
Lûtfuyla cansız seyde akıl peydahlandı... kahrı ile bilgi akıllardan kaçtı!
Emriyle oraya yagmur gibi akıl yagdı... bunun aklıysa Allah hısmını görüp kaçtı gitti!
Bulut, günes, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler.
Her biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip çatar.
2825. Bunu nasıl oldu da peygamberlerden anlamadın sen?Onlar, tasa sopaya bilgi ihsan ettiler.
Bunları gör de diger cansız seyleri de süphesiz bir halde sopaya, tasa kıyas et!
Tasla sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız seylerin halinde de haber verir...
Onlar da “Biz, Allah’yı biliriz, ona itaat ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmis abes seyler degiliz” derler.
Nil suyuna bak da anla... bogarken iki ümmetin arasını ayırt etti ya!
2830. Yer, nasıl Karun’u kahredip sömürdü; onu nasıl bildiyse Nil’i de öyle bilgi sahibi bil.
Ay da öyle... emri duyunca derhal gökyüzünde yarıldı, ikiye bölündü ya.
Nerede bir agaç ve tas varsa Mustafa’yı görünce apaçık selâm verdi ya! Hste cansızların hepsini de böyle bil, böyle
tanı!
Allah varlıgını inkâr eden ve âleme evvel, yok diyen Dehri’ye cevap
Dün birisi, âlem, sonradan yaratıldı... bu gökyüzü fânidir, vârisi Hak’dır diyordu.
Bir filozof dedi ki: Sonradan yaratıldıgını nasıl biliyorsun? Yagmur,bulutun sonradan yaratıldıgını nasıl bilir?
2835. Bu degisip duran âlemden sen, bir zerre bile degilsin... öyle oldugu halde günesin sonradan yaratıldıgını ne
bilirsin ki?
Pislik içinde gömülü olan bir kurtcagız, yeryüzünün evvelini, sonunu nereden bilecek?
Sen bu sözü babandan duydun... taklitle aptallıgından ona sarıldın?
Sonradan yaratıldıgına delil nedir? söyle; yoksa sus, fazla söylenmeye kalkma!
Adam dedi ki: Bu derin denizde bir gün iki bölük halkın bahse giristiklerini gördüm.
2840. Onlar çekisir bahsederken halk onların basına üsüstü.
Ben de kalabalıgın arasına karıstım, onların sözlerini, hallerini anlamak için durdum, bekledim.
Bir bölügü âlem fânidir... süphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var diyordu.
Öbür bölügün bu âlem kadimdir, evveli yoktur, yaratıcısı yapıcısı da yoktur... varsa bile kendisidir diyordu.
Allahya inanan, yaratıcıyı inkar ettin... geceyle gündüzü getirip götüren ve rızk veren Allahya münkir oldun, dedi.
2845. Filozof ben dedi... delilsiz sözü dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır!
Hadi delilini göster... yoksa bu âlemde delilsiz söz dinlemem ben!
Mümin dedi ki: Delil, canımdadır... canımın içinde gizli delilim var!
Senin gözün zayıftır, hilâli göremezsin; fakat ben görüyorum, bana kızma.
Dedikodu uzadıkça uzadı... dinleyenlerde bu bezenmis âlemin basına, sonuna hayran olup kaldılar.
2850. Mümin,dostum dedi... gönlümde bir delil var... bence, bu, âlemin sonradan yaratıldıgına bir alâmet!
Hyice inanmısım... inancımın nisanesi de su: Hyice inanan atese bile girse,
Asıklardaki ask sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz, mahvolmaz!
Sözlerinin sırrı, ancak yüzümün sarılıgından, zayıflıgından anlasılır.
Yanaklara akan kanlı göz yasları, sevgilinin güzelligine delildir.
2855. Filozof, ben halkın hepsine de delil olamayan bu seylere ehemmiyet vermem, bunları delil saymam, dedi.
Mümin dedi ki: Kalp akçe ile halis akçe bahse girisseler... halis akçe, sen kalpsın; ben halisim, iyiyim dese,
Son sınama atestir... bu iki arkadas atese düstüler mi?
Halkın ileri gidenleri de hallerini anlar, alelâde olanları da... herkes, süpheden kurtulur, onların ne olduklarını iyice
anlar bilir.
Canım, su ve ates de gizli olan halis akçayla kalpı sınamak, için yaratılmıstır.
2860. Sen ve ben... ikimiz de atese girelim... bu ise sasıp kalanlara bakî bir delil olalım!
Ben de, sen de birden denize dalalım... çünkü ben de bu halka bir delilim sen de!
Öyle yaptılar; atese girdiler... ikisi de kendilerini kızgın atese attılar.
Allah var diye iddia eden kurtuldu öbür haramzade yandı, mahvoldu.
Bu haberi müezzinden duy... ham ruhun körlügünü bir kat daha arttırır!
2865. Ecelle,ölümle Mustafa’nın adı yanmamıstır... çünkü o adın sahibi ileriden ileriydi uludan ulu!
Bu devirde bahse girisenlerin yüz binlercesi münkirlerin perdelerini yırtmıstır.
Müminle filozof bu ise karar verdiler... mucizelerin devam ettigi zuhur etti; dogru olan galip oldu... bu cevaptan
Anladım ki âlemin evveli vardır, bu gök kubbe sonradan yaratılmıstır diyen haklıdır.
Münkirin getirdigi delilin yüzü daima sarıdır... o inkârın dogruluguna nerede bir nisane?
2870. Münkirlerin övüldügü bir minare nerede? Alemde böyle bir minare göster bana da onların dogruluguna nisane
olsun.
Hani nerede bir mimber ki oraya birisi çıksın da bir münkirin zamanını ansın.
Paraların üstüne basılan peygamber adları, kıyamete kadar onların dogruluguna alâmettir.
Padisahların paraları degisir durur.. fakat Ahmed’in parası, kıyamete dek sürer gider!
Altın olsun, gümüs olsun... bir paranın üstünde bir münkirin adını gösterene!
2875. Hadi bunu mucize sayma! Peki bir de günes gibi apaydın olan ve adına Ümmül Kitap denen yüz dilli Kuran’a bak!
Kimsenin ondan bir harfi çalmaya, yahut sözüne bir söz katmaya ne haddi var, ne kudreti!
Üstünün dostu ol ki üstün olasın... kendine gel be hey azgın, magluplara dost olma!
Münkirin delili, ancak ve ancak sudur: Ben su görünen yurttan baska bir sey görmüyorum!
Hiç düsünmez ki nerede bir görünen sey varsa o, gizli hikmetleri haber vermededir.
2880. Her görünen seyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli olusu gibi o seyin içinde gizlidir.
“Gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri hak üzere yarattım” yani onları yalnız görün diye degil,sizin görmediginiz mâna ve
bakî olan bir hikmet için yarattım âyetinin tefsiri
Hiçbir ressam var mıdır ki yaptıgı resmi, hiçbir menfaat ümidi gözetmeden yalnız resim yapmak için yapsın.
Hem resim yapmak için yapar, hem de uluların büyüklerin bir vesile ile kederlerinden kurtulmalarını ister.
Çocukların neselenmesini, bu resimle ölüp gitmis dostların, dostlar tarafından hatırlanmasını diler.
Hiçbir testici yoktur ki içine su konmasını düsünmeden testisini, sırf testi yapmak için yapsın!
2885. Hiçbir kâseci yoktur ki kaseyi ancak kâse olmak için yapsın da içine yemek konmak için yapmasın!
Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdıgı yazıyı yalnız yazısını, yazısının güzelligini göstermek için yazsın da
okumak için yazmasın.
Görünen suret gayp âlemindeki surete delâlet eder, o da baska bir gayp suretinden vücut bulmustur.
Böylece bunları, görüsünün miktarınca ta üçüncü dördüncü, onuncu surete kadar say dur.
Ogul bunla, satrançtaki oyunlara benzer... her oyunun faydasını ondan sonrakinde gör.
2890. Bu oyunu, o gizli oyunu oynamak için, onu da diger bir oyun için... nihayet o oyunu da bir baska oyun için
oynarlar.
Gözünü böylece etraftan ileriye çevir de ta karsındakini mat edip oyunu kazanıncaya dek ne oyunlar oynayacaksan
hepsini gör.
Merdiven basamaklarına çıkmak için önce birincisine, sonra ikincisine basmak lazım. ikincisi de bil ki üçüncüsüne
çıkmak için kurulmustur... böyle, böyle merdivenin son basamagına çıkar dama varırsın.
Yemek meni içindir... meni de soy sop üretmek, gönlü gözü aydınlatmak içindir.
2895. Fakat kısa görüslü adam, ilk isten baska bir sey görmez... aklı yerde yetisen otlara benzer, yere mahkûmdur,
gezmez dolasamaz.
Otu, ha çagırmıssın,ha çagırmamıssın... ayagı topraga kakılmıs kalmıstır.
Rüzgarın tesiri ile basını sallasa da bas sallanmasına aldanma.
Bası, ey seher yeli, duyduk, peki der ama ayagı isyan ediyoruz bırak bizi der.
Kısa görüslüde gezip dolasmayı bilmediginden asagılık kisiler gibi sürünüp gider... körler gibi Allahya dayanıp adım
atar.
2900. Savasta Allahya dayanmaktan ne fayda çıkar ki? Bu tavla oynayan acemilerin Allahya dayanmasına benzer.
Donup kalmamıs olan keskin bakıslarsa, ileriyi delip gider, perdeleri yırtıp görür.
Bu bakısa sahip olanlar, on yıl sonra olacak seyi simdicik, hem de gözleri ile görürler.
Böylece herkes bakısı ve görüsü miktarınca gaybı da görür, gelecegi de... hayrı da görür serri de.
Gözün önünde ardında bir hail kalmadı mı bütün dünya dümdüz olur, göz, gayp levhini bile okur.
2905. Gözünü ardına çevirdi mi varlıgın basladıgı zamandan itibaren bütün macera ve âlemin yaradılısı gözüne görünür!
Yer meleklerinin ululuk ıssı Allah ile babamızın halife olması hususunda bahse giristiklerini duyar görür.
Ön tarafa baktı mı mahsere kadar ne olacaksa onların da hepsi gözünün önünde canlanır.
Su halde arkaya bakınca aslın aslına kadar... önüne bakınca kıyamete kadar her sey gözüne apaçık görünür.
Herkes gönlünün aydınlıgı ve cilâsı nispetinde gaybı görür.
2910. Kim gönlünü daha fazla cilâladı ise daha ziyade görür... ona daha fazla suretler görünür.
Sen eger bu arılık Allah lûtfu dersen gönlünü arıtmaya muvaffak olus da onun vergisidir, onun lûtfundandır.
O çalısma da o dua da himmet miktarıncadır... “Hnsan, ancak çalıstıgını elde eder!”
Himmeti veren ancak Allahdır... hiçbir saman çöpü, padisahın himmetine sahip degildir.
Allahnın bir adamı bir ise ayırması, bir ise kosması, dilegi, istegi, ihtiyar ve iradeyi men etmek degildir ki!
2915. Fakat talihsize bir zahmet erdi mi o pılısını pırtısını toplar, küfür ve isyan semtine çeker.
Talihli birisine bir zahmet verdi mi o, pılısını pırtısını daha yakına çeker getirir.
Kötü yürekliler, korkularından savasta kaçma sebeplerini ele alırlar, onlara yapısırlar.
Cesur erlerse yine can korkusundan düsman saflarına hücum ederler.
Korku ve tasa Rüstem’leri ileri götürür... o kötü yürekli korkaksa korkusundan oldugu yerde ölür gider.
2920. Belâ ve can korkusu mihenktir... onun içindir yigitler, tehlike anında korkaklardan ayırt edilirler.
Allah’nın Musa Aleyhisselâm’a”Ey Musa,ben yaratıcı Allah,seni seviyorum”diye vahyetmesi
Allah Musa’nın gönlüne vahyetti: “Ey seçilmis kisi ben seni seviyorum.”
Musa ey kerem sahibi dedi: sebebini söyle de neyse onu arttırayım.
Allah dedi ki: Çocuk,anası kendisine kızsa bile yine anasına sarılır!
Ondan baska birisinin varlıgını bile bilmez... ondan mahmurdur, ondan sarhos.
2925. Anası ona bir sille indirse yine anasına gelir, ona sokulur.
Ondan baska kimseden yardım istemez... bütün serri de odur, bütün hayrı da o.
Senin hatırında da hayırdan, serden bizden baska kimse yok... baska yerlere dönüp bakmıyorsun bile!
Benden baska ne varsa sence tastan, kerpiçten ibaret... ister çocuk olsun, ister genç, ister ihtiyar, hiç kimseye aldırıs
ettigin yok.
Namazda “Hyyake nâbüdü- yalnız sana taparız” ve belâ vakitlerinde “Senden baskasından yardım istemeyiz” demek de
buna benzer.
2930. Bu “Hyyake nâbüdü” lûgatte hasrdır ve ancak ziyanı gidermeye münhasırdır.
“Hyyake nestaîn” de hasr içindir ve yardım istemeyi yalnız Allah’ya hasreder.
Yani bu ayetin mânası sudur: Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz.
Padisahın nedime kızması,birisinin sefaat ederek bagıslanmasını,dilemesi,padisahın bu sefaati kabulü,nedimin,neden
sefaat ettin diye o adama incinmesi
Bir padisah, nedimlerinden birine kızdı, onun tozunu dumanına katmak, onu mahvetmek istedi.
Kılıcını kınından çekti, yaptıgı hareketin cezasını verecek, nedimin basını kesecekti.
2935. Kimsede bir sey söyleme, yahut birisinin sefaat edip bagıslanmasını dilemeye kudret yoktu.
Yalnız padisah yakınlarından Hmadülmülk adlı birisi, Mustafa’casına sefaate kalkıstı;
Yerinden sıçrayıp hemen secdeye kapandı... padisah da derhal kılıcını elinden bıraktı..
Dedi ki: “Hfrit bile olsa bagısladım... Seytan bile olsa suçunu örttüm.
Ayagını ortaya attın mı atmadın mı? Yüzlerce ziyanda bulunmus olsa razıyım.
2940. Yüz binlerce kızgınlıktan geçebilirim... senin benim yanımda o derece bir degerin vardır.
Senin yalvarmana aldırıs etmezlikten gelemem... senin yalvarman benim yalvarmam demektir.
Yerle gök birbirine karıssaydı bu adamı yine affetmezdim.
Vücudunun her zerresi, ayrı, ayrı yalvarsaydı yine basını kılıçtan kurtaramazdı.
Fakat bagısladım diye seni minnetli bir hale getirmiyorum ha... yalnız benim yanımdaki degerinin anlatıyorum ey
benim yanımdaki degerini anlatıyorum ey benim nedimim!
2945. Bunu sen yapmadın, ben yaptım... ey sıfatları, bizim sıfatlarımızda görülmüs, ey varlıgını bize vermis olan nedim!
Bu isi sen dileyerek yapmadın, içinden öyle geldi... seni bu ise sevk eden biziz... Çünkü ben, sana kendimi vermis
degilim, sen varlıgını bana vermissin!
“Sen atmadın o tasları... hakikatte Allah attı” ayetine mazhar olmussun... kendini köpük gibi dalgaya salıvermis,
bırakmıssın!
Mademki lâ oldun, illânın yanında ev kur... sasılacak sey su: Hem esirsin hem bey!
Ne verdiysen padisah verdi, sen vermedin... dogruyu Allah daha iyi bilir ya, ortada var olan ancak odur.
2950. O nedim zahmetten belâdan kurtuldu, fakat bu sefaatçiye öyle bir incindi ki selâm bile vermez oldu.
O ihlâs sahibi kisiden dostlugu kesti... yolda rastlasa yüzünü duvara döner, selâm vermezdi!
Kendisini kurtaran arkadasına âdeta yabancı olmustu... halk sasırdı, bu is, agızlara yayıldı, hikaye gibi söylenmeye
baslandı.
Herkes, deli degilse neden canını satın alan arkadası ile dostluktan vazgeçti.
O, onun basını kurtardı, canını satın aldı... ayagının bastıgı yer toprak kesilmeliydi.
2955. Halbuki bu tersine hareket etti, ondan vazgeçti, böyle bir dosta kin gütmeye basladı diyordu.
Aralarını bulmak isteyen birisi onu kınadı da dedi ki: Böyle bir ögütçü dosta neden bu cefada bulunuyorsun?
Padisahın o has dostu, senin canını satın aldı, boynun vurulmadı, kurtuldun, fakat seni o kurtardı!
Kötülük bile yapsaydı kaçmaman gerekti... halbuki o temiz ve iyi dost, sana iyilikte bulundu!
Nedim dedi ki: Ben, canımı padisaha feda edecektim... o, neden araya girdi de sefaatte bulundu?
2960. O anda ben Allahyla öyle bir haldeydim ki aramıza seçilmis bir peygamber bile giremezdi!
Padisahın kahrından baska bir rahmet istemem, ondan baska kimseye sıgınamam.
Ben, padisaha yüz tutmus, onu sevmis, ondan baskasını yok bilmisim!
Kahrı ile basımı kesse bile bana altmıs tane can bagıslar!
Benim isim basımla oynamak, arlıktan geçmektir... padisahımın isi de bas bagıslamaktır.
2965. Padisahın eliyle kesilen basa ne mutlu... yazıklar olsun ondan baskasına egilen basa !
Padisah kahreder de geceyi zift gibi karanlık bir hale sokarsa gece, öyle bir yüce dereceye erer ki binlerce bayram
günü olmadan bile arlanır!
Padisahı gören kimsenin padisahın etrafında dönmesi kahrın da üstündedir, lûtfun da; küfürden de üstündür, dinden
de!
Buna ait âlemde bir söz yoktur... gizlidir, gizlidir gizli!
Çünkü bu güzel ve temiz adlarla sözler, Âdem kirmanından zuhur etti.
2970. “Allemel’esma” Âdem’e imamdı, fakat ayın lâm elbisesi ile degil!
Âdem basına sudan,topraktan bir külâh koyunca o cana ait adların yüzü karardı.
Suyla topraktan mâna zuhur etsin diye cana ait adlar, harf ve nefes nikabiyle yüzlerini örttüler.
Söz, gerçi bir bakımdan mânayı açar ama on bakımdan da örter, gizler!
Halil’e Cebrail aleyhisselâm’ın “Hacetin var mı? Diye sorması,onun da “Var..var ama senden degil“ diye cevap vermesi
Ben, zamanın Halil’iyim, o da Cebrail’dir. Bela çagında onun kılavuzlugunu istemem ben!
2975. O, Halil’e sefaat eden Cebrail’den edep ögrenmedi mi ki? Cebrail Allah Halil’ine
“Muradın var mı? Söyle de yardım edeyim... yoksa derhal çekip gideyim”... deyince
Hbrahim, “hayır... sen aradan çık. Hakikat meydana çıktıktan sonra vasıta zahmettir” dedi.
Peygamber bu dünya için kulları Allahya ulastıran bir bagdır. Çünkü o müminlerle Allah arasında bir vasıtadır.
Fakat her gönül, gizli vahyi duyup isitseydi âlemde harf ve sese ne lüzum kalırdı?
2980. Gerçi o, Allahdan mahvolmustur, bassızdır... fakat benim isim ondan da ince!
Onun yaptıgı is Allah isidir, ben ona göre zayıfım... dogru, fakat bu is, yine bana pek kötü görünmede!
Halka lûtfun ta kendisi olan sey, yüce ve nazenin erlere kahırdır.
Su halde halk, zahmet ve belâlar çekmeli de aradaki farkı görüp anlamalı!
Ey hakikî dost, mânayı anlamaya vasıta olan bu harfler, mânaya erismis adama göre dikendir, hordur hakîrdir!
2985. Öyleyse saf ruhun harflerden kurtulması için pek çok belâlar çekmesi, pek anlayıslı olması lâzımdır.
Fakat bazıları bu sesten büsbütün sagır kesilirler, bazıları ise daha yücedir, daha üstün olurlar!
Bu belâ Nil ırmagına benzer, iyilere sudur, kötülere kan!
Kim, sonu daha fazla görürse daha kutludur... daha ciddiyetle ise sarılır, ekin eker de daha fazla meyve toplar.
Çünkü bilir ki bu ekim dünyası, mahsere hazırlanmak, ahirette burada ektigini toplamak, devsirmek için yaratılmıstır.
2990. Hiçbir baglantı yoktur ki yalnız o bag için baglansın... o baglantı, bir ticaret elde etmek, bir kâr kazanmak içindir.
Dikkat edersen görürsün ki hiçbir münkirin inkârı, sırf inkâr için degildir...
Hasedinden düsmanı kahretmek, yahut üstün olmayı dilemek, kendini göstermek içindir.
O üstünlük istegi de baska bir tamahladır... hâsılı mânalar olmadıkça suretlerin bir lezzeti olamaz!
Hste onun için “Neden bunu yapıyorsun?” diye sorarsın... çünkü suretler zeytin yagıdır mâna ısık.
2995. Degilse bu “Neden” sözü neden? Çünkü suret, ancak o suret için olsaydı “Neden bunu yapıyorsun?” diye
sormazdın ki!
Bu “Neden” diye sormak, bir sey ögrenmek içindir... bundan baska bir suretle neden diye sormak kötüdür.
Ey emin adam, bunun faydası, sırrı bundan ibaretse neden hikmetini arıyorsun ya!
Gögün ve yer ehlinin suretleri, ancak bu suretler için yaratılmıssa bunda bir hikmet yoktur ki!
Bir hikmet sahibi yoksa bu tertip nedir... bir hikmet sahibi varsa isi nasıl bos ve abes olabilir?
3000. Dogru, yanlıs, bir sey düsünmeksizin ne kimse hamama bir resim yapar, ne bir yeri boyar!
Musa aleyhisselâm’ın Allah’ya “Neden halkı yarattın,sonrada onları helak adiyorsun?” diye sorması ve Allah’nın cevabı
Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Allah, yapıp düzdün, neden yine bozar yıkarsın?
Cana, canlar katan erler, disiler yaratırsın... sonra bunları yıkar, mahvedersin; neden?
Allah dedi ki: Bu suali inkâr yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun, biliyorum.
Yoksa hos görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim.
3005. Fakat bizim islerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını arastırıyorsun...
Bunu bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kisiyi bu suretle olgunlastırmak istiyorsun.
Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.
Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dısarıda kalan bu soruyu soramaz.
Sual de bilgiden dogar, cevap da... nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de!
3010. Hem sapıklık bilgiden olur, hem dogru yolu bulus... nitekim acı da rutubetten hâsıl olur, tatlı da!
Bu nefret ve sevgi, asinalıktan gelir... hastalık da iyi gıdadan olur, kuvvet de!
Allah Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi yaptı.
Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.
Esek satanlar, o satısın anahtarını elde etmek için birbirlerine âdeta düsman olurlar, çekisir dururlar.
3015. Allah buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.
Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel!
Musa tohum ekti, ekin bitti, kemale gelip basaklandı, güzelce, düzgünce yetisti...
Oragı alıp biçmeye basladı. Gaybtan kulagına bir ses geldi:Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor,
biçiyorsun?
3020. Musa dedi ki: Yarabbi, burada tane de var saman da... onun için kesiyorum.
Çünkü tanenin saman ambarına konması lâyık degil... saman da bugday ambarına konursa yazık olur!
Bu ikisini karıstırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka elerken ayırt etmek lâzım.
Allah dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun?
Musa,Allahm bana bu temyizi sen verdin dedi... Allah dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da temyiz olmaz?
3025. Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmıs kara ruhlar da.
Bu sedeflerin hepsi bir degil... birisinde inci var, öbüründe boncuk!
Bugdayları samandan ayırmak nasıl lâzımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vâcip.
Bu âlem halkı, hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıstır.
Ben bir hazineydim dedi Allah, hem de gizli... bunu duy da cevherini kaybetme, meydana çıkar!
Hayvani ruhla cüz’i akıl,vehim ve hayal ayrana benzer..bakî olan ruhsa bu ayranda gizli olan yaga
3030. Ayran içinde yag nasıl gizliyse, dogruluk cevherinde yalan da gizlidir.
O yalanın, su fâni tendir... dogrun da Allahya mensup olan can!
Yıllardır su ten ayranı meydandadır da can yagı onda fâni ve degersiz bir hale gelmistir.
Nihayet Allah, bir elçi kulunu, ayranı yayıga koyup döven birisini gönderir de,
Bende bir ben gizli oldugunu bileyim diye sıfatla hünerle o yayıgı döver.
3035. Yahut da zatından âdeta bir cüz olan bir kulunun sözünü izhar eder de o söz, vahiy arayan kisinin kulagına girer.
Müminin kulagı, vahyimizi kavrar, beller... öyle kulak, insanı Hakk’a davet edenin esidir, arkadasıdır.
Âdeta çocugun kulagına benzer; anasının sözleriyle dolar da söze baslar, konusur.
Çocukta anlayan bir kulak olmazsa anasının sözünü duymaz, dilsiz olur.
Anadan dogma sagır, daima dilsizdir de... söyleyen kisi, sözü önce anasından duymustur.
3040. Bil ki sagır ve dilsizin kulagı, âfetlerden bir âfettir... ne söz dinlemeye kabiliyeti vardır, ne de bellemeye.
Belletilmeden söyleyen Allahdır, çünkü onun sıfatları, sebeplerden ayrıdır.
Yahut Âdem gibi ana ve dadı hicabı olmaksızın Allah telkini ile söyler.
Yahut da Allah belletmesiyle Mesih gibi dogar dogmaz konusur.
Dogusundaki zina ve fesat töhmetlerini reddetmek, zinadan dogmadıgını anlatmak için dile gelir.
3045. Çalısmada bir hareket gerek ki ayran, gönüldeki yagdan ayrılsın!
Yag, ayran içinde âdeta yok gibidir de ayran, varlık alemine bayrak dikmistir.
Sen de var olarak görünen deriden ibarettir... fâni görünen yok mu?Asıl var olan odur iste!
Yaglanmamıs, eskimemis ayranın varsa dövüp yagını çıkarmadıkça sakın harcama!
Hemen onu bilgiyle elden ele alarak döndüre dur da gizlendigini meydana çıkarsın.
3050. Çünkü bu fâni olan sey, bakînin delilidir... nitekim sarhosların yalvarmaları da sâkiye delildir!
Buna dair baska bir misâl
Bayraklardaki aslanların hareketi, gizli bir yelin varlıgından haber verir.
Yeller esmeseydi ölü aslan havada nasıl olur da hareket ederdi?
Aslanın hareketlerinden rüzgârın sabah yeli, yahut cenup rüzgârı oldugunu anlarsın... bu hareket, o gizli rüzgârı
anlatır.
Su beden de bayraktaki aslana benzer... düsünce onu her an oynatır durur!
3055. Dogudan gelen düsünce sabah yelidir... batıdan gelen ufunetli cenup yeli!
Bu düsünce yelinin dogusu, baska dogudur... bu düsünce yelinin batısı, o yandadır!
Ay cansızdır, dogusu da cansız... fakat gönlün dogusu canlar canının canıdır!
Gündüzün dogan su günes yok mu... iç âlemini aydınlatan günesin dogusundan bir kabuktur, onun bir aksidir ancak!
Çünkü ten, can yalımı olmadı mı ölür gider... artık onca ne gündüz vardır, ne gece!
3060. Beden olmaz, fakat ruh olursa gece ve gündüz bakîdir, düzenlidir.
Nitekim göz, rüyada ay ve günes olmadıgı halde ayı da görür, günesi de!
Arkadas uykumuz ölümün kardesidir... bu kardese bak o kardesi anla!
Sana, rüya ölümün fer’idir derlerse sakın ha, hakikatine erismedikçe bu sözü dinleme!
Ruhun uykuda öyle seyler görür ki yirmi yıl uyanık kalsan onları göremezsin!
3065. Rüyanı tâbir ettirmek için bir hayli zaman bilgiç padisahlara kosar,
Su rüyanın tâbiri nedir diye sorarsın... böyle bir sırra fer’i demek köpekliktir!
Bu söyledigimiz rüya, alelâde halkın gördügü rüyadır... Allahya yaklasmıs erlerin rüyası ile Allah seçmesinin, Allah
yakınlıgının ta kendisidir.
Fil gerektir ki uyuyunca rüyasında Hindistan’ı görsün!
Esek, hiç Hindistan’ı rüyada görmez... çünkü Hindistan’dan ayrılmamıs, gurbete düsmemistir ki!
3070. Fil gibi adam akıllı bir can gerek ki uykusunda istiyakla Hindistan’a gitsin!
Fil Hindistan’ı arar, ister... o yüzden bu istek bu anıs geceleyin bir surete bürünüp ona görünür.
“Allahyı anın” emrine uymak, bir herzevekilin isi degil... “Allahna dön “ emrine uymak, her kallesin ayagının harcı
degil.
Fakat sen meyus olma; file benze! Fil degilsen bile fil olmaya çalıs.
Âlemdeki kimyagerlere bak... her an sırça üzerine resim yapanların seslerini duy!
3075. Onlar gök bosluguna suretler düzerler... benim için senin için isler yaparlar!
Ey tavuk karasına ugramıs adam! Yeni yakası misler kokan erleri görmüyorsan su sana dokunan seyleri gör bari!
Topragından her an yeniden yeniye otlar biter; onları gör... her an anlayısına yeni bir sey dokunur; onlara bak!
Hbrahim Ethem de rüyada hicapsız olarak bütün gönül Hindistan’ını gördü de,
Zincirlerini kırdı; memleketi birbirine geçirdi, gözlerden kayboldu!
3080. Su is Hindistan’ı görmenin nisanesidir... insan, uykusundan sıçrayıp uyanır, deli divane olur.
Bütün tedbirlerin basına toprak saçar... zincirlerin halkalarını kırar geçer!
Peygamberin nuru anlatılırken gönüllerdeki nisanesini söyledigi gibi hani...
Dedi ki: Nur, kalbe girdi mi nisanesi sudur: Hnsan bu yalan yurttan uzaklasır, neseler yurdu olan ahiretten de geçer!
Ey temiz dost, Mustafa’nın bu hadisini anlatmak için bir hikaye söyleyecegiz, dinle.
Kendisine hakikî padisahlık yüzü gösteren ve “Hnsan o gün kardesinden,anasından,babasından bile kaçar”âyeti hali olan
sehzade..bu toprak yıgınının padisahlıgı,çocuk tabiatlı kisilerindir:onlar,buna kale almak derler..çocugun biri üstün
gelir,toprak yıgınının üstüne çıkar,kale benimdir der..öbür çocuklar,ona haset ederler:çünkü toprak çocukların
baharıdır.O sehzade,renklerin bagından kurtuldugundan ben bu renkli topraklara asagılık toprak diyor,altın,atlas ve
kemha demiyorum,bu kemhadan kurtuldum,tek renkli gayb âlemine gittim dedi.”Biz ona çocukken hüküm ve
peygamberlik verdik”âyetine göre Allah irsadı için yıllar geçmeye lüzum yoktur..diledigini emredip derhal yapan Allah
kudretine karsı kimse kabiliyetinden bahsedemez.
3085. Bir padisahın yigit bir oglu vardı... zâhiri de hünerlerle bezenmisti, bâtını da.
Bir gece rüyasında çocugunun ansızın öldügünü gördü. Padisaha âlemin arılıgı tortulu bir hal oldu.
Yanısının tesiri ile gözyasları bile kurudu, aglamaya bile iktidarı kalmadı.
Öyle dertlendi, öyle kederlendi ki ah etmeye bile mecali kesildi!
Ölüm istegi ile cesedi, is görmez bir hal aldı... neyse eceli gelmemis, ömrü varmıs; uykudan uyandı.
3090. Bu sefer de uyanınca öyle bir sevindi ki ömründe öyle bir sevinç görmemisti.
Sevinçten ölecekti âdeta... canı ile bedeni sanki ölümle dirim arasında tomruga vurulmustu!
Bu ısık gam solugu ile de söner, nese solugu ile de... iste sana bir alay, iste sana bir eglence!
O, bu iki ölüm arasında diridir... bu tomruga vurulmus oldugu halde gülünecek bir sey!
Padisah kendi kendine dedi ki: bu neseye sebep, o gamdı; Allah sebep ihsan etti, sevindim.
3095. Ne sasılacak sey! Bir hadise bir yönden ölüm, öbür yönden dirim ve sevinç.
Su bir yönden tatlıdır, zevk vericidir. Diger bir yönden de öldürücü, azap vericidir.
Ten sevinci dünyaya mensup olana göre yücelik... fakat ahiret gününe göre noksan ve zeval!
Düs yorucu rüyada gülmeyi aglamaya, hayıflamaya, kederlenmeye yorar.
Aglamayı da sevince, feraha verir ey sen, esen kisi!
3100. Padisah, bu gam geçti gitti ama can, bu çesit seylerden kötü süphelere düser diye düsünceye daldı.
Gül gider de dedi, ayagıma böyle bir diken batarsa hiç olmazsa ondan bana bir yadigâr kalmalı!
Yokluga sayısız, sonsuz sebepler var... hangi yolu kapayalım ki?
Isırıcı ölüme yüzlerce pencere var, yüzlerce kapı var... açılırken her biri cik cik etmekte!
O ölüm kapılarının acı cik ciklerini haris kisinin kulagı, mal ve mülk hırsından duymaz.
3105. Bir taraftan bedenin dertleri, kapıların sesi... bir taraftan düsmanların cefası kapıların sesi.
Canım efendim, hele bir tıp fihristini oku hastalıkların yalımlı atesini gör!
Bütün o alillerden bu eve yol var... her iki adımda akreplerle dolu bir kuyu var!
Rüzgâr siddetli, ısıgım sönmek üzere... çabuk davranayım da onun ısıgından bir ısık daha uyandırayım.
Bari bu ikisinden biri kalsın da yel, ısıgın birini söndürürse onunla egleneyim.
3110. Ârifler gibi hani... ârif de bu noksan beden kendiliginden kurtulmak için gönül kandilini yakar da
Günün birinde ansızın bu kandil sönerse onun yerine can kandilini koyayım der.
Padisah bu isi anlamadı da aldandı... fâni kandilin yerine baska bir fani kandile kapıldı!
Padisahın,soyunun kesilmesinden korkarak ogluna bir kız alması
Padisah bunun üzerine, evlensin de soyu sopu üresin diye sehzadeye bir kız almak istedi.
Bu dogan, tekrar yokluk âlemine yüz tutarsa o doganın yerini yine bir dogan tutsun...
3115. Bu doganın sureti, eger su âlemden giderse mânası, oglunda baki kalsın dedi.
Onun için o uyanık padisah, Mustafa “Çocuk, babanın sırrıdır” buyurdu.
Hste bu yüzden bütün halk, sevgilerden çocuklarına sanat ögretirler de,
Onların kalıpları gözden gizlenince o mânalar âlemde bâki kalsın derler.
Allah, hikmetiyle istidat sahibi olan her küçük çocugun dogru yolu bulması için onların hırsına bir ciddiyet vermistir.
3120. Ben de kendi soyumun devamı için ogluma mezhebi mesrebi iyi bir kız alacagım.
Fakat alacagım kızın kötü bir padisahın soyundan degil, temiz bir kisinin soyundan bir kız olmasını isterim.
Padisah, zaten bu temiz kisidir... hür olan da odur... ne sehvetin esiridir, ne bogazının.
Fakat halk, aksine olarak esirlere padisah adını taktılar... Zenciye Kâfur adı takıldıgı gibi hani!
Kanlar içen çöle kurtulus yeri, bayagı, nekes ve kutsuz kisiye kutlu adını verirler ya!
3125. Sehvet, kızgınlık ve istek esirine bey, yahut “Sadr ecel – en ulu vezir” dediler.
O ecel esirlerine halk, sehirlerde beyler ve “Emîrani ecel – Ulu beyler” adını taktılar.
Canı, pabuççuların safında alçalmıs, yani mevkiye mala kapılıp kalmıs olma “Sadr – Ulu ve bas köseye geçen vezir”
derler.
Padisah bir zâhidi seçince bu haber, kadınların kulagına vardı!
Padisahın,oglu için bir yoksul zâhidin kızını seçip almasına harem ehlinin itirazı ve onların bu akrabalıktan utanmaları
Sehzadenin anası, aklının noksan olusundan itiraz ederek dedi ki: Evlenmede gerek akıl, gerek nakil, esit olmayı sart
kosmustur.
3130. Halbuki sen nekesliginden, cimriliginden kurnazlık ederek oglumuzu bir yoksulla akraba yapıyorsun?
Padisah dedi ki: Temiz bir kisiye yoksul demek hatadır... çünkü onun kalbi ganidir ve bu da Allah vergisidir.
Böyle adam, takvasında kanaat bucagına kaçar, yoksul gibi nekesliginden, tembelliginden degil!
Kanaattan meydana gelen darlık, takvadandır... bu, asagılık kisilerin yoklugundan, darlıgından apayrı bir seydir.
Nekes, bir habbe bulsa basını bile verir... halbuki temiz kisi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, terk edip gider!
3135. Hırsından, her çesit harama kasten padisaha ulu kisiler, yoksul derler.
Kadın dedi ki: Nerede onda çeyiz olarak verecek sehir ve kaleler... yahut saçı olarak saçacak inciler, paralar pullar?
Padisah, yürü yahu dedi... kim, din gamına düserse Allah, öbür dertleri artık ondan alır.
Nihayet padisah üstün geldi, ona yaradılısı güzel ve bir temiz kisinin soyundan bir kız aldı.
Kızın güzellikte esi yoktu... yüzü, kusluk günesinden daha parlaktı!
3140. Kızın güzelligi buydu, huyu da güzelligi gibiydi... hasılı ahlâkı o kadar iyiydi ki anlatmaya imkân yok!
Dini avlamaya bak ki onunla beraber güzellik, mal, mevki ve sana fayda veren baht da senin olsun!
Ahiret, bil ki deve katarıdır; dünya malı devenin yükü ve tüyü.Katara sahip oldun mu yünü, tüyü de onunla beraber
gelir.
Fakat yünü alırsan deve senin olmaz ki... deve senin olursa yünün ne degeri kalır?
Padisah temiz ve riyasız soydan gelen o kızı nikâhla ogluna aldı.
3145. Fakat kaza ve kader bu ya... o güzelim sehzadeye bir ihtiyar büyücü de âsık olmustu.
O Kâbil’li kocakarı, sehzadeye öyle bir büyü yaptı ki Babil büyücüleri bile bu büyüye haset ederler.
Sehzade, o çirkin kocakarıya âsık oldu... gelinden de geçti güveylikten de!
Hste böyle bir kara ifrit, böyle bir Kâbil’li karı ansızın sehzadenin yolunu vuruverdi!
O ferci kokmus doksanlık kocakarı, sehzadenin ne aklını bıraktı, ne agzını, zavallıda konusacak iktidar bile kalmadı.
3150. Sehzade tam bir yıl o karıya esir oldu... o kokmus karının ayakkabısının tasmasını öpüp durdu.
Kocakarının sohbeti, sehzadeyi kesip biçmekte, eritip mahvetmekteydi... âdeta yarı canlı bir hale gelmisti.
Baskaları onun zayıflıgından derde düserken o büyünün tesiri ile kendisinden bile bihaberdi.
Dünya padisaha zindan kesildi... sehzade ise babası ve akrabası aglarken gülmekteydi!
Padisah pek çaresiz kaldı... gece gündüz kurbanlar kestirmede, sadakalar vermekteydi!
3155. Ne çare varsa hepsine basvurdu... fakat oglan, kocakarıya gittikçe daha fazla âsık oluyordu.
Padisah, bunda mutlaka bir sır, bir hikmet oldugunu, bundan böyle ancak yalvarıp yakarmakla bir çare
bulunabilecegini iyice anladı.
Secdeye kapanıp “Yarabbi, fermanın yürür... Allah mülkünde Allahdan baska kimin hükmü geçer ki?
Fakat bu yosul çocuk öd agacı gibi yanıp duruyor... ey merhametli Allah, elini tut” demeye basladı.
Nihayet onun Yarab, Yarab demesi, feryad-ü figan etmesi makbule geçti... yoldan usta bir büyücü çıkageldi.
Padisahın oglunun Kâbil’li büyücüden kurtulması için ettigi duanın kabul edilmesi
3160. O büyücü uzaktan o çocugun bir ihtiyar karıya esir oldugunu duymustu.
Bu karının büyüde essiz örneksiz oldugunu ve bir ikincisinin bulunmadıgını isitmisti.
Yigidim, el elin üstündedir... hünerde de, kuvvette de el elin üstündedir arsa varınca!
Ellerin sonu Allah elidir... deniz, süphe yok ki sellerin varıp döküldügü son yerdir.
Bulutlar da suyu denizden alır... seller akıp gider nihayet ona varır.
3165. Padisah bu oglan elden gitti dedi. Adam dedi ki: Hste ulu bir derman olarak geldim ya!
Bu büyücülerden hiç kimse o kocakarıya esit olamaz... ancak ben, o yandan geldim, büyüde bilgim çoktur... onunla
ben basa çıkarım!
Musa’nın eli gibi Allah izniyle onun büyüsünü kökünden yıkar, mahvederim.
Çünkü bana bu bilgi Allah tarafından verildi... hor hakîr büyücülere sakirtlik ederek ögrenmedim.
Onun büyüsünü bozmak sehzadenin benzinin sarılıgını gidermek için geldim ben!
3170. Seher çagında mezarlıga git de orada duvarın yanında kireçle boyanmıs bir ak mezar var.
Orasını kıbleye dogru kaz; Allahnın kudretine, kuvvetine bak!
Bu hikâye pek uzundur, sen de usandın... bari fazlasını bırakayım da hulâsasını söyleyeyim.
O sıkı dügümleri çözdü sehzadeyi mihnetten kurtardı.
Çocuk kendisine gelince kosa, kosa babasının tahtına vardı, yüzlerce mihnetle,
3175. Secdeye kapandı, yüzünü yerlere sürdü... koltugunda da bir kılıç ve bir kefen vardı.
Padisah senlikler yaptırdı sehir halkı sevindi, o ümidini kesmis gelinde muradına erdi.
Âlem yeni bastan dirildi, parladı! Sasarım dogrusu o günde bir gündü bugün de bir gün!
Padisah ona öyle bir dügün yaptı ki köpeklerin önüne bile gülsuyu serbeti kondu.
Büyücü kocakarı kederinden geberdi... çirkin yüzünü de cehennem Malikine tapsırdı çirkin huyunu da!
3180. Sehzade o kocakarı benim aklımı nasıl oldu da çeldi diye hayretlere düsmüstü!
Güzellikte aya benzeyen ve güzellerin güzellik yolunu kesip vuran gelini görünce,
Aklı basından gitti düsüp bayıldı... tam üç gün aklı basına gelmedi!
Üç gün üç gece kendisini kaybetti. Halk onun baygınlıgından meraka düstü.
Gül suları ile, ilâçlarla nihayet kendisine geldi... yavas yavas açıldı, iyiyi, kötüyü anlamaya basladı.
3185. Bir yıl sonra padisah söz arasında ona dedi ki: Oglum hele o eski sevgiliyi hatırla bakalım!
O seninle beraber yatanı, o yatagı bir hatırla da bu derece vefasız ve acı sözlü olma.
Sehzade bırak baba dedi... ben, nese yurdunu buldum, gurur yurdunun aldanma diyarının kuyusundan kurtuldum.
Mümin yol buldu da karanlıktan Hak nurunun bulundugu tarafa yüz çevirdi mi öyle olur iste!
Sehzade,insanogludur,Allah halifesidir,babasıda meleklerin secde ettikleri,Allah halifesi Âdem Safî’dir Kâbil’li kocakarı
dünyadır;insanoglunu babasından büyü yaparak ayırdı;peygamberle veliler de buna çare bulan o hekimdir.
Kardes bil ki sehzade sensin bu eski dünyada yeniden dogmussun!
3190. Kabil’li büyücü bu dünyadır... erleri bile rengine kokusuna esir etmistir.
Bu bulanık ırmaga düstün mü her an “Kul eüzü” leri oku kendine üfür de,
Bu büyüden bu ıstıraptan kurtul, sabah, Allahsına sıgın ondan yardım iste!
Dünya, halkı büyü yaparak kuyuya atmıstır da Peygamber onun için dünyaya büyücü demistir.
Kendine gel bu kokmus kocakarının kuvvetli büyüleri vardır... sıcak nefesi padisahları bile esir eder.
3195. Gönülde onun tükürüklü üfürükler salan büyücüleri var... büyü dügümlerini dügümleyen odur!
Dünya büyücüsü pek ilginç bir karıdır... onun büyü ipini çözmek herkesin ayagının harcı degil!
Eger akıllar onun bagladıgı dügümleri çözseydi Allah peygamberleri yollar mıydı?
Kendine gel de nefesi kutlu, dügümler çözen, Allah diledigini isler sırrını bilir birisini ara!
Dünya seni de balık gibi oltasına takmıstır... sehzade bir yıl kaldı, sense altmıs yıldır o oltadasın!
3200. Tam altmıs yıldır onun oltasında mihnetler içindesin... ne bir hoslugum var, ne bir sünnete uyarsın!
Günahkâr bir bedbahtsın... ne dünyan güzel, ne vebalden, günahtan kurtulmussun!
Dünyanın üfürügü bu dügümleri pek sıkı dügümledi... sen artık tek yaratıcının üfürügünü iste!
Hste de “Ben Adem’e ruhumdan üfürdüm” üfürügü, seni bundan kurtarsın ve yücel desin!
Büyü üfürügünü Allah üfürügünden baska bir sey bozmaz... bu kahır üfürügüdür, o lûtuf üfürügü!
3205. Allahnın rahmeti kahrından artıktır, ileridir. Sen de ileri olmak istiyorsan yürü, bir ileri gitmis er ara.
Bu suretle amelleriyle, yahut, hurilerle evlendirilmis kisilerin mertebesine eris... ey büyülenmis padisah iste sana
kurtulus çaresi!
Dünya kocakarısı senin yanında oldukça ve sen, onun isvelerine kapılıp kaldıkça ne onun agı, tuzagı çözülür, ne büyü
dügümleri.
Ümmetlerin ısıgı olan peygamber, bu dünya ile öbür dünyaya ortaklar demedi mi?
Su halde bununla bulusmak ondan ayrılmaktır... bu bedenin sıhhati, canın hastalıgıdır.
3210. Bu geçitten ayrılmak müsküldür, o duraktan ayrılmaksa bil ki daha müskül!
Nakıstan ayrılmak bile sana güç geliyor... nakkasından ayrılmak ne kadar güç gelir ya!
Ey asagılık dünya ayrılıgına sabretmeyen dost, Allah ayrılıgına nasıl sabredeceksin?
Bu kara sudan ayrılamıyorsun da Allah kaynagından ayrılmaya nasıl katlanıyorsun ya?
Bu kara suyu içmedikçe pek dinlenemiyor, esenlesemiyorsun... iyi kisilerden ve onların içtikleri kaynak suyundan
ayrılınca halin ne olur?
3215. Bir nefescik Allah güzelligini görsen canın da ateslere düser, vücudun da!
Ondan sonra bu suyu cife görürsün... Allah yakınlıgının debdebesini gördün mü,
Sehzade gibi sevgiline kavusursun... ayagındaki dikeni çıkarırsın!
Kendinden geçmeye çalıs da hemencecik kendini bul... dogrusunu Allah daha iyi bilir.
Aklını basına devsir; her zaman kendinle es olma... her an esek gibi balçıga düsme.
3220. Bu sürçme, gözünün iyi görmeyisindendir... kör gibi inisi yokusu göremiyorsun.
Yusuf’un gömleginin kokusunu kendine senet yap... çünkü onun kokusu gözleri aydın eder!
O gizli suretle o alındaki nur, peygamberlerin gözlerini uzakları görür bir hale getirmistir.
O yüzün nuru, insanı atesten kurtarır... kendine gel de igreti nura kâni olma.
Bu nur, insana ancak içinde bulundugu zamanı gösterir; bedeni aklı ve ruhu uyuz eder.
3225. Görünüsü nurdur ama hakikatte atestir. Eger ısık istiyorsan iki elini de bu nurdan çek!
Ancak içinde bulundugu zamanı ve hali gören göz ve can, nereye giderse gitsin an be an yüzüstü düser.
Bu çesit insanlar içinde uzagı gören olsa bile hünersizdir... görür ama uykuda uzagı nasıl görürse öyle görür.
Dere kıyısında dudakların kupkuru... yatar uyursun; su aramak içinde seraba dogru kosup gidersin!
Uzaklarda serabı görür ona kosar... görüsüne âsık olur,
3230. Uykuda arkadaslarına gönlü gözü açık olan benim, perdeleri deler, her seyi görürüm ben...
Hste bak, simdi de o tarafta su gördüm... hadi, kosalım, oraya varalım diye atar tutarsın... halbuki o gördügün seraptır
senin.
Her adımda bu güzelim sudan biraz daha uzaklasırsın... kosa, kosa seni aldatan o seraba gûya yaklasır, fakat hakiki
sudan uzak düsersin.
Azmin, bu sana gelmis, akmıs ulasmıs olan hakiki suya tam bir perde!
Nice kisiler vardır ki ulasmak istedikleri yerden hareket eder oraya varmak için yola düserler.
3235. Uyuyan kisinin ne gördügü sey ise yarar, ne söyledigi lâf! Gördügü sey de söyledigi söz de bir hayalden baska bir
sey degildir, ondan elini çek.
Uykun gelmisse yolda uyu... Allah hakkı için, ancak Allah yolunda yat.
Olur ya, belki bir yolcu, rastlar da seni hayallerden, uykudan kurtarır.
Uyuyan kisinin düsüncesi, kılı kırk yarsa fayda yok... o incelikle yine köy yolunu bulamaz.
Uyuyan kisinin düsüncesi, ister iki kat olsun, ister üç kat... yine hata içinde hatadır, yine hat içinde hat.
3240. Ona hiç çekinmeden dalgalar gelir vurur da o, yine upuzun çöllerde kosar durur!
Su, ona sah damarından yakındır da o susuzluktan yanar yakılır!
Kıtlık yılında halk açlıktan ölürken müflis ve ayali kalabalık oldugu halde neseli ve sevinçli olan zâhide;sevinç zamanı
degil,yüzlerce bas saglıgı vermek zamanı deyince zâhidin umrumda bile degil demesi
Hani sunun gibi: Kıtlık yılında bir zâhid, bütün kavim aglayıp sızlarken gülerdi.
Dediler ki: “Gülünecek yer degil... kıtlık, müminlerin kökünü kurutmada,
Rahmet bizden gözünü yumdu... ova, kızgın günesin tesiri ile yandı, kavruldu!
3245. Baglar üzümler simsiyah oldu... ne yerde bir nem var, ne yukarıda ne asagıda.
Halk, bu kıtlıktan, bu azaptan sudan çıkmıs balık gibi onar onar, yüzer yüzer ölmede...
Müslümanlara acımıyor musun? Müminler kardestir... yagları da birdir etleri de... hepsi bir vücuttur.
Bedende bir uzuv agrıyıp incinse bütün beden agrır, incinir... ister sulh çagında olsun, ister savas; bu, budur.”
Zâhit dedi ki: Bu, sizin gözünüze kıtlık görünüyor... fakat bence yeryüzü cennet gibi, ben böyle görüyorum.
3250. Ben her ovada, her yerde ta bele kadar boyu atmıs gürbüz basaklar görmekteyim.
Basaklar seher yeli ile dalgalanmada... ova pırasayla dopdolu!
Acaba dogru mu diye sınıyor, elimi uzatıyor, onları yokluyor, tutuyorum... artık ben, nasıl elimi keser gözümü
çıkartırım?
A asagılık kavim, siz, ten Firavununun dostusunuz... onun için Nil size kan görünmede.
Hemencecik akıl Musa’sına dost olasınız kan görmez, ırmak suyunu görürsünüz.
3255. Babanla aranda bir sey geçti mi babanı köpek gibi görürsün, gözüne böyle görünür!
Baban köpek degildir senin; o cefanın tesiri ile öyledir; öyle bir merhametli adam bile sana köpek görünür!
Kardesleri Yusuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı... bu yüzden onu kurt seklinde gördüler.
Fakat babanla barıstın da kızgınlıgın gitti mi köpek ortadan kalkar, baban, sana atesli bir dost olur.
Bütün âlem aklıküllün suretidir..aklıkülle aykırı hareket ettin,cefada bulundun mu dünya,senin gamını arttırır;nitekim
babanla da çok defalar bozustun mu onu gördükçe kederlenirsin,yüzünü görmek istemezsin,halbuki bundan önce
gözünün nuruydu,canının huzuru!
Bütün âem, aklı küllün suretidir... bütün insanların babası odur.
3260. Birisi aklı külle karsı küfranını artırırsa bütün âlem ona köpek görünür.
Bu babayla uzlas, asiligi bırak da su ve toprak, sana altın döseme görünsün.
Bununla uzlasırsan içinde bulundugun hal ve zaman, âdeta kıyamet kesilir... gözünün önünde gök de degisir yer de!
Ben daima bu babayla uzlasmıs haldeyim... onun için su âlem, bana cennet görünmede!
Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim... yeni görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan
daima yeniden yeniye neselenir durur.
3265. Ben cihanı nimetlerle dopdolu görüyorum... sular kaynaklardan cosup akmada...
Bu suların sesleri kulagıma geldikçe aklımı gönlümü sarhos etmede!
Dallar tövbekar dervisler gibi oynuyor... yapraklar, çalgıcılar ve sarkı okuyanlar gibi el çırpıyor.
Ayna, keçeden yapılma kılıf içindeki simsek gibi parlayıp durmada... artık ayna görünürse nasıl olur?
Ben, bunun binde birini bile söyleyemiyorum; çünkü her kulak, süphelerle dolu!
3270. Vehme göre bu söz müjdedir... fakat akıl der ki: Müjde ne demek bu benim halimdir zaten.
Uzeyr aleyhisselâm’ın ogullarının,kendisinden babalarının ahvalini sormaları,Uzeyr’in evet gördüm demesi..bazılarının
onu tanıyıp kendisinden geçmesi,tanımıyanların da “Bu ,bize müjde verdi,s kendinden geçme de ne oluyor ?”demeleri
Hani Üzeyr’in çocukları gibi... yolda babalarının ahvalini sorusturmaktaydılar.
Onlar ihtiyarlamıslardı, babaları ise gençti... derken babaları ansızın önlerine çıkıverdi.
Ona “Ey yolcu bizim azizimizden bir haberin var mı acaba?
Birisi bize onun bugün gelecegini, bizi ümitsizlige düsürdükten sonra bugün erisecegini söyledi” dediler.
3275. Üzeyr dedi ki: Evet benden sonra gelecek... çocuklardan biri bu müjdeyi isitince sevindi.
Ey mustucu sadol diye bagırdı. Bir tanesi Üzeyr’i tanıdı;
A sersem, müjdenin yeri mi ki? Seker madeninin tam içine düstün deyip kendisinden geçti, yere yıgıldı.
Bu, vehme müjdedir ama akla göre vuslatın ta kendisi... çünkü vehim gözü perdelidir, hakikati göremez.
Kâfirlere derttir, müminlere mustucu... fakat isin iç yüzünü gören göz göre vuslatın ta kendisi.
3280. Çünkü âsık, anı daimde daima sarhostur... hâsılı küfürden de yücedir o, imândan da!
Küfür, içteki kuru kabuktur, imân içteki lezzetli kabuk!
Küfür de, imân da... ikisi de onun kapıcısıdır... çünkü o içtir küfürle din, ikisi de kabuktur.
Kuru kabukların yeri atestir... içe yapısık kabuksa hostur lezzetlidir.
Hçe gelince: Zaten o, hosluk mertebesinden de yüksektir... lezzetler veren odur.
3285. Bu sözün sonu yoktur; geri dön de Musa’m denizin dibinde toz koparsın!
Bu sözler alelâde halkın aklına göre söylendi... geri kalanı ise gizlenmistir!
A töhmetli kisi, senin akıl altının paramparça... böyle bir altına nasıl mühür ve damga vurayım?
Aklın yüzlerce mühim ise dagılmıs... binlerce istege mala mülke bölünmüs!
Bu cüzleri âskla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımısk gibi hos bir hale gelsin!
3290. Onları en küçük parçasına kadar toplar süpheden arınırsan sana padisah sikkesi basılabilir.
A ham kisi, agırlıkta bir miskalı geçersen padisah senden bir altın kadeh düzer.
O kadehte padisahın hem adı, hem lâkapları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen.
Nihayet sevgilin sana hem ekmek olur, hem su... hem ısık kesilir, hem güzel, hem meze olur, hem sarap!
Kendini derle topla da ne varsa sana söyleyebileyim.
3295. Çünkü söz söylemek, tasdik edilmek içindir... Allahya sirk kosan can, dogruya inanmaz.
Felegin abes seylerine bölünmüs olan can, altmıs sevda ortasında müsterek bir hale gelmistir.
Artık, böyle kisiye bir sey söylenemez, ona karsı susmak daha iyidir... çünkü ahmaklara verilecek cevap sükûttur.
Bunu bilirim ben... bilirim ama ten sarhoslugu agzımı, ben istemedigim halde açar.
Aksırık ve esnemekle de bu agzın, istemedigin halde açılır ya, iste öyle!
”Ben her gün Allah’ya yetmis kere istigfar ederim”hadisinin tefsiri
3300. Peygamber gibi hani... “Söylemeden hakikatleri saçmadan dolayı her gün yetmis kere tövbe ederim.
Fakat o sarhosluk tövbemi bozar... bu elbiseler soyan beden sarhoslugu, tövbeni unutturur” dedi.
Çok eski zamanların ahvalini izhar etmek için Allahnın hikmeti, sır bilen kisiye bir unutkanlık verir.
Gizli sırlar, “Yazılan yazıldı kalem de kurudu” kaynagından cosan bir ırmak kesilir, bunca davullarla, bayraklarla ortaya
çıkar!
Ey insanlar, sonsuz rahmet her an akmaktadır fakat siz uykudasınız, anlamıyorsunuz!
3305. Uyuyan kisinin elbisesi, ırmak suyunu içer de uyuyan, uykuda serap arar!
Orada belki su vardır ümidi ile kosar durur... ve bu düsünceyle suya varacak yolu kendi kendine kaybeder gider!
Çünkü orada der, buradan uzaklasır... bu hayale kapılır, hakikatten ayrılır!
Bunlar güya uzagı görürüler, fakat ruhları uykudadır... ey yolcular acıyın bunlara!
Ben insana uyku getiren bir susuzluk görmedim... ancak akılsız kisinin susuzlugu uyku getirir!
3310. Akıl zaten ona derler ki Allah yaylasında yayılmıs, Allah nimetlerini yemis olsun... Utaritten gelen akla akıl
demezler!
Aklı cüz’i mezara kadar olan seyleri görür.. öbür kısım da velilerle peygamberleri taklideder.
Bu aklın ileri görüsü,mezara kadardır... fakat gönül sahibinin aklı sur üfürülünceye dek olacak seyleri görür.
Bu akıl, mezardan, topraktan ileriye geçemez... bu ayak, sasılacak seylerin bulundugu sahaya gidemez.
Bu ayaktan, bu akıldan bez, yürü... kendine gaybı görür bir göz ara da berhudar ol.
Üstada baglanan kitap sakirdi olan kisi, Musa gibi yeninden, yakasından parlayacak nuru nereden bulacak?
3315. Bu bakıs, bu akıl, adama ancak bas dönmesi verir... bırak görüsü artık da bekle bakalım!
Söz söylemeden yücelik aramayın... bekleyen kisiye dinlemek söylemekten yegdir.
Belletme mevkii de bir nevi sehvettir ve her çesit sehvet, yolda puttur.
Her fuzuli kisi, Allahnın fazlına, ihsanına erisebilseydi Allah, bunca peygamber yollar mıydı?
Cüz-i akıl, simsek ve aydınlık gibidir... simsegin verdigi aydınlıkla vahye erisebilir misin hiç?
3320. Simsegin ısıgı yol göstermeye yaramaz... o agla diye buluta bir emirdir!
Bizim akıl simsegimiz de aglamak içindir... yoklugun, varlık istiyaki ile aglamasına yarar.
Çocugun aklı, yazı yazanların etrafında dön dolas der ama insan, kendi kendine bir sey belleyemez.
Hastanın aklı hastayı doktora çeker, götürür ama kendisi, derdine derman olamaz!
Hste bak... seytanlar gökyüzüne çıkmak ister, kulaklarını yukarı âlemdeki surlara dikerler.
3325. O sırlardan az bir miktarını çalarken hemen gökten sahaplar gelir, onları sürer.
Gidin de onlara; gidin... yeryüzüne peygamber gelmistir; ne istiyorsanız ondan isteyin, ondan elde edin.
Deger biçilmez inciler istiyorsanız “Evlere kapılarından girin!” kapı halkasını dövün, kapıda durun... gökyüzü damından
sizlere yol yok!
Hhtiyacınızı bu uzun yoldan gideremezsiniz... biz, sırların sırlarını topraktan yaratılan kulumuza verdik.
3330. Hain degilseniz onun huzuruna gelin... bos kamıssanız bile onun himmetiyle seker kamısı olun!
O kılavuz, senin topragından yesillikler bitirir... bu, Cebrail’in atının nalından uzak bir is degil!
Bir Cebrail’in atının ayagına toprak olursan yesillik kesilir, yenilenir tazelenirsin!
Samiri, buzagı hamuruna canlar bagıslayan yesilligi koydu da o yesillik, altından yapılan o buzagıda bir inci haline
geldi, buzagı adeta canlandı!
Canlandı da içindeki o yesillik öyle bir ses verdi ki düsmanlara bir sınama oldu!
3335. Sır ehline emin olarak gelirseniz dogan gibi basınıza geçirilen külâhtan kurtulursunuz.
Doganı miskin ve çaresiz bir hâle getiren ve gözünü, kulagını örten üsküf,
Doganın bütün meyli, kendi cinsine oldugundan gözünü baglamak, kendi cinsini göstermemek içindir.
Fakat dogan, kendi cinsinden vazgeçti de padisaha dost oldu mu dogancı, onun gözünü açar, basından üsküfünü
çıkarır.
Allah da seytanları, gözetleme yerinden...aklı cüz-iyi kendi müstakil reyinden,
3340. Pek basbugluk davasında bulunma... sen, reyinde müstakil degilsin, ancak gönlün sakirdisin ve istidadın var diye
sürer!
Der ki: Yürü gönüle git... çünkü sen gönlün cüzüsün; kendine gel, sen âdil padisahın kulusun!
Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir... çünkü “Ben ondan hayırlıyım” sözü, seytan sözüdür.
Be asagılık, Âdem’in kullugu ile Hblis’in kibrine bak da aradaki farkı gör.
Âdem’in kullugunu seç. Yol günesi olan peygamber bile “Nefsini asagılayan kisiye ne mutlu” dedi.
3345. Tuba gölgesini gör de güzelce uyu... o gölgeye bas koy da serkeslik etmeden uykuya dal!
Nefsi asagılama gölgesi, güzel bir yatılacak yerdir... o arılıga istidadı olana hos bir uyku verir.
Bu gölgeyi bırakır da benlik tarafına gidersen çabucak asi olur, azar, yolunu kaybeder gidersin!
“Ey inanlar,Allah ve rasulü hükmetmeden önce bir ise hükmetmeyin,kesip atmayın”âyeti.Peygamber degilsen ümmet
ol.. Padisah degilsen tebaa ol!
Su halde yürü seyhin, emrinin gölgesi altına git; sus emre uy!
Böyle yapmadın mı istidat ve kabiliyet sahibi bile olsan kâmilik davasına kalkıstıgından degisir, çarpılır, istidat ve
kabiliyetini kaybedersin!
3350. Sır bilen ve haberdar olan üstada serkeslik edersen istidattan da olursun!
Simdilik ayakkabı dikiciligine razı ol, sabret... yoksa sabretmezsen yamacı, eskici olur kalırsın!
Eskicilerde sabır ve hilm olsaydı hepsi de ögrenir, yeni ayakkabı diker, ayakkabıcı olurlardı.
Çok çalısır, çok didinirsen nihayet usanır da sen kendin, akıl bir bagmıs megerse dersin!
Felsefeye kapılan adam gibi hani... o da ölüm gününde aklı, kolsuz kanatsız gördü de,
3355. Kararsızca itiraf etti o zaman... dedi ki: Zeka ile atımızı saçma ve asılsız yerlere sürdük!
Gururlandık aldandık da erlerden bas çektik... hayal denizinde yüzdük durduk.
Halbuki ruh dininizde yüzgeçlik hiçmis... burada Nuh’un gemisine girmekten baska bir çare yokmus.
O peygamberler padisahı da böyle buyurdu: Bu kül denizinde, bu okyanusta gemi benim!
Yahut da benim can gözüme varis olan, dogrulukta benim yerime geçen halifemdir.
3360. Yigit, gemiden yüz döndürmemem gerek... iste biz, denizdeki Nuh gemisiyiz!
Kenan gibi her daga gitme... Kuran’dan “Bu gün kurtulus yoktur “ayetini duy!
Gözün baglı da bu gemi, onun için sana asagı, düsünce dagın da pek yüksek görünmede!
Aman ha aman bu alçacık gemiye hor bakma... Allahnın buna gelip duran ihsanına bak.
Düsünce dagının yüceligine de pek bakma... çünkü onu bir dalga altüst ediverir!
3365. Eger Kenan’san, sana bunun gibi iki yüz nasihat versem yine bana inanmazsın!
Bu sözü Kenan’ın kulagı nereden kabul edecek? Onu Allah mühürlemis gitmis.
Allahnın mühürledigi kulaga ögüt mü girer? Sonradan olan sey, ezeli hükmü nasıl degistirir?
Fakat Kenan degilsin ümidi ile yine sana bir hos söz söyleyeyim:
Nihayet bunu ikrar edeceksin, bari kendine gel de ilk güne bak, son günü gör!
3370. Son günü görebilirsin sen... yalnız sonu gören gözünü yıpratma, kör etme.
Kim kutlucasına isin sonunu görürse hiçbir an yolda sürçmez.
Her an bu düsüp kalkmayı istemiyorsan bir erin ayak bastıgı topragı gözüne çek.
Onun ayagının bastıgı topragı gözüne sürme yap da bu külhaniligi basından at!
Çünkü bu sakirtlikte, bu yokluga düsmeyle igne bile olsan Zülfikar kesilirsin.
3375. Her seçilmis erin ayak bastıgı topragı gözüne sürme gibi çek; o toprak, gözünü hem yakar, hem aydınlatır.
Deve gözü ısılansın diye diken yer de onun için gözü nurlar saçar!
Katırın deveye “Ben yol yürürken yüzüstü düsü düsü veriyorum,halbuki sen az düsüyorsun,bu neden diye
sorması,devenin cevabı
Katırın biri bir gün bir deveyle bulustu... ikisi de bir ahıra düstüler.
Katır dedi ki: “Ben tepede, düzde, pazarda, köyde çok düsüyorum.
Hele dag terekesinden asagı inerken her zaman korkumdan tepe taklak kapanırım.
3380. Sense yüz üstü pek az düsersin... bu neden? Yoksa senin arı canın devletlik mi ki?
Ben her an tepesi üstü düser, dizimi vurur, yüzümü, dizimi kanlara bularım!
Palanım, yüküm bas asagı olur; kiracıdan da daima dayak yerim.
Hani az akıllı adam gibi... o da aklının kıtlıgından günahından tövbe eder... her an da tövbesini bozar.
O tövbe bozan reyindeki, azmindeki gevsekliginin yüzünden zamanede Hblise maskara olur.
3385. Her an yükü agır olan ve taslık yolda gitmeye savasan topal beygir gibi tepesi üstüne düser.
O ters huylu, tövbesini bozdugu için kafasına gaybtan tokatlar yer durur.
Sonra tekrar gevsek azmiyle tövbe eder... fakat Seytan “Ne yaptın?” der demez tövbesini bozar.
Pek zayıftır... fakat kendisini öyle ulu görür, öyle kibirlenir ki Allahya ulasanlara bile hor bakar!
Ey deve, sense mümine benzersin; yüz üstü az düser, burnunu az vurursun!
3390. Sende ne var ki afete ugramıyorsun... sürçmüyor, yüz üstü az düsüyorsun?
Deve dedi ki: “Her kutluluk Allahdandır ama benimle senin aranda çok fark var!
Benim basım yüce, iki gözüm yücelerini görüyor... yüce görüs sahibini zarardan korur.
Ben dagın basındayken dagın etegini görürüm... her çukuru, her düzü kat, kat görürüm.
Nitekim o ulu er de eceline kadar basına ne gelecekse gördü.
3395. Yirmi yıl sonra neler olacak o iyi huylu bütün bunları bilir.
Hattâ o takva sahibi yalnız kendi halini görmez... batıdakilerin halini de görür, dogudakilerin halini de!
Nur, onun gözünde, gönlünde yurt tutar... neden mi dedin? Vatan sevgisi yüzünden!
Hani Yusuf gibi... o da ayın, günesin kendisine secde ettigini önce rüyasında gördü.
On yıl önce hattâ daha önce gördükleri Yusuf’un basına geldi.
3400. “Mümin Allah nuru ile görür” sözü saçma degil... Allah nuru, gökleri bile delip geçer.
Senin gözünde o nur yok... yürü, sen hayvani duygulara kapılıp kalmıssın!
Sen, gözünün zayıflıgından ayagının önünü görürüsün... zayıfsın kılavuzun da zayıf!
Elle ayaga kılavuzluk eden gözdür... basılacak tutulacak yeri de o görür, basılmayacak tutulmayacak yeri de o!
Sonra bir de benim gözüm pek aydındır... bir de su var: Yaradılısım tertemizdir benim.
3405. Çünkü ben, helâlzadeyim... zinadan olma ve sapıklardan degilim ben.
Sense süphe yok ki zinadan olmasın... yay kötü oldu mu ok egri gider!”
Katırın,devenin cevaplarını tasdik edip onun üstünlügünü ikrar etmesi,ondan yardım dileyip dogru bir yürekle ona
sıgınması,devenin katıra iltifatı,yol göstermesi ve babacasına,padisahcasına ona yardım etmesi
Katır dogru dedin ey deve dedi... bu sözü söyler söylemez de gözleri yaslarla doldu.
Bir müddet agladı, devenin ayagına kapandı; dedi ki: Ey kulların Allahsınca seçilmis er,
Lûtfetsen de beni kulluga kabul etsen ne ziyana girersin?
3410. Deve, mademki huzurumda ikrar ettin dedi... yürü, zamanenin âfetlerinden kurtuldun.
Hnsafa geldin, belâdan halâs oldun; düsmandın muhabbet ehline katıldın!
Kötü huy zaten senin aslında yoktu... aslı kötü olandan inattan, kötülükten baska bir sey gelmez.
Fakat aslında kötülük olmayan ve igreti olarak kötü huylara sahip olan, kötülügünü ikrar eder, tövbe etmeyi diler.
Âdem peygamber gibi. Onun isledigi o pek ehemmiyetsiz suç da igretiydi de derhal tövbe etti.
3415. Fakat Hblisin suçu, asli oldugundan canım tövbeye yol yoktu ona.
Yürü, kendinden de kurtuldun, kötü huydan da, cehennem alevinden de halâs oldun, yırtıcı hayvanların dislerinden
de!
Yürü, simdicik devleti elde ettin, kendini ebedi bir kutluluga attın.
“Kullarımın arasına katıl” devletine eristin, “Cennetime gir” kumasını dokudun!
Kulları arasına girmeye yol buldun, gizli bir yolda ebedi cennete sokuldun.
3420. “Bize dogru yolu göster” dedin; dogru yolda elini tuttu seni ta cennete kadar götürdü.
Ey aziz kisi, atestin, nur oldun... koruktun yas ve kuru üzüm oldun.
Allah dogrusunu daha iyi bilir ya, yıldızdın günes kesildin...neselen artık!
Ey Hak ziyası Hüsamettin, balını tut, süt havuzuna at da,
O süt, bozulmadan kurtulsun... lezzet denizinde lezzeti büsbütün fazlalassın.
3425. Elest denizinde ulassın. Deniz oldu mu her türlü bozulmadan kurtuldu demektir.
Süt, bal denizine akacak bir yol bulursa da artık hiçbir âfete ugramaz, eksiyip kesilmez.
Ey Allah aslanı, aslancasına bir kükre de o kükreyis ta yedinci göge çıksın!
Fakat usanmıs bıkmıs canın ne haberi olur ki? Fare, aslan kükreyisini ne bilsin?
Gönlü deniz gibi engin ve yaradılısı iyi olanların istifadesi için ahvalini altın suyu ile yaz!
3430. Bu cana canlar katan söz, Nil suyudur... Yarabbi sen onu Kipti’nin gözüne kan göster!
Kıpti’nin, Beni Hsrail kabîlelerinden birine mensup olan bir adama “Dostluk ve kardeslik hatırı için kendi niyetine Nil’den
bir testi doldur,dudagıma dayada içeyim.Çünkü siz Hsrailogulları,kaplarınızı kendiniz için doldurdunuz mu arı duru su
oluyor,biz Kıpti’ler doldurduk mu kan kesiliyor”diye yalvarması
Duydum ki bir kıpti, susuzluktan bunalıp Hsrail ogullarının birisinin evine geldi;
Dedi ki: Seninle dostum, arkadasım... bugün de bir hacetim var, senden istemeye geldim.
Çünkü Musa büyücülük, afsunculuk etti... nihayet Nilin suyu bize kan kesildi.
Hsrail ogulları alınca duru su oluyor, içiyorlar... halbuki Kıpti’nin gözü baglanmıs, ona kan oluyor.
3435. Kıpti kavmi iste buracıkta susuzluktan ölüp gidiyor. Bu, ya bahtsızlıgından, ya kendi kötülügünden!
Kendin için bir tas su doldur da bu eski dost suyundan içsin senin!
Çünkü o, kendin için doldursan kan olmaz temiz ve duru su olur!
Ben de sana tâbi olarak su içmis olayım... tâbi olan kisi, tâbi oldugu kisinin lûtfuyle dertten kurtulur.
Hsrail oglu peki canım efendim dedi... sana bir hizmet edeyim, istedigini yapayım a gözümün nuru!
3440. Senin muradına gideyim, seni sevindireyim... kulun, kölen olayım da hürlük edeyim!
Tası Nil’den doldurdu, agzına dayadı, yarısını içti.
Sonra tası su isteyene dogru egdi, sen de iç dedi... su derhal kara kan kesildi.
Tekrar kendi tarafına egdi, kan su oldu... Kıpti kızdı alevlendi.
Bir müddet oturdu... hiddeti geçince dedi ki: Ey ulu kılıç,
3445. Ey kardes, su dügümün açılmasına çare nedir?Hsrail oglu dedi ki: Bunu takva sahibi içer.
Takva sahibi da Firavun’un gittigi yoldan usanan, Musa’lasan kisidir.
Musa’ya uy, Musa kavmi ol da bu suyu iç... ayla uzlas da ay ısıgını gör.
Allah kullarına kızgınlıgından gözünde yüz binlerce karanlık var!
Kızgınlıgını yatıstır da gözlerini aç, neselen... dostlarından ibret al da üstat ol!
3450. Sende Kaf dagı gibi küfür varken nasıl olur da Nil’den avucuna su almada bana tabi olabilirsin sen?
Dag igne deliginden geçer mi hiç? Geçer... ancak tek bir iplik haline gelirse!
Dagı tövbenle saman çöpü haline getir de suçları bagıslananların kadehini güzelce al, hos bir hal de çek gitsin.
Fakat bu hileyle onu nasıl içebilirsin ki Allah, onu kafirlere hâram etmistir.
A iftiralara ugramıs iftiracı, hileyi düzeni yaratan Allah, nasıl olur da senin hilene, düzenine kapılır?
3455. Musa kavminden ol... hilenin faydası yok... senin hilen yel ölçmekten ibaret!
Suyun haddimi var, Allah emrini terk etsin de kafirlere su olsun!
Sen sanıyor musun ki ekmek yemektesin? Yılan zehri, ömür törpüsü yiyorsun sen!
Fakat sevgilinin buyrugunu terk eden kisiye nasıl yarar?
Sanır mısın ki Mesnevi sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın!
3460. Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulagına girsin agzına gelsin!
Duyarsın, duyarsın ama sana masal gibi gelir... dısyüzünü duyarsın, iç yüzünü degil!
Bir güzel, basına, yüzüne çarsafını örtmüs, senden yüzünü gizlemis!
Hnadından Kuran, sana nasıl gelirse Sehname yahut Kilile ve Demine de öyle gelir!
Hnayet sürmesi gözünü aydınlatır, açarsa dogrucuyla mecazı o vakit ayırt eder, anlarsın!
3465. Yoksa koku almayan adama mis de bir, fıskı da... degil mi ki koku almıyor!
Ululuk ıssı Allahnın sözünü okumaktan maksat kendini usançtan, elemden kurtarmaktır.
Çünkü vesvese ve gussa atesi, bu sözle yatısır... bu söz, insanın derdine deva olur.
Bu kadar bir atesi söndürmede akılca duru ve temiz su da birdir, sidik de!
Vesvese atesini, su da sidik de... her ikisi de uykunun, dert ve gussa atesini söndürmesi gibi söndürür.
3470. Fakat Allahnın ruhlu sözü olan bu temiz suyun,
Candan bütün vesveseleri tamamı ile giderdigini bilsen gönül, gül bahçesinin yolunu bulur, o bahçeye varır.
Çünkü Allah kitaplarının sırrından bir koku alan, baglarda, dere kıyılarında uçar durur.
Sen yoksa velilerin yüzünü de bizim gördügümüz gibi midir sanırsın?
Peygamber bile müminler nasıl oluyor da benim yüzümü göremiyorlar diye hayrette kaldı.
3475. Halk, nasıl oluyor da yüzümün nurunu görmüyorlar? Halbuki o nur, dogu günesinin nurunu bile astı...
Yok, görüp duruyorlarsa bu sasırma nedir? diyordu. Nihayet o yüz, gizlilikler âlemindedir diye vahiy geldi.
Yüzünü kâfirler görmesin diye sence ay ama halka göre bulut.
Bu saraptan halk ve ileri gelenler içmesin diye sence tane ama halka göre tuzak!
Allah, “Onlar sana bakarlar” fakat hamam duvarındaki resimlere benzerler... “Bakarlar da görmezler” dedi.
3480. Ey resme tapan, resim de o iki sönük gözle sana bakar,öyle görünür.
Onun huzurunda terbiyeni takınırsın... fakat onun hiç aldırıs etmedigini görünce neden bana riayet etmiyor ki diye
hayretlere düsersin.
Neden bu güzel resim, sorularına cevap vermiyor... neden verdigim selâmı almıyor?
Ben, ona yüzlerce secde ettigim halde neden o, bir lûtfedip basını, sakalını oynatmıyor dersin?
Allah da dıs âlemde görünmez, bas oynatmaz ama buna karsılık içine öyle bir zevk verir ki,
3485. O zevk, iki yüz bas sallamaya deger... iste akıl ve can böyle bas sallar!
Çalısıp çabalar akla hizmet edersen aklın sana yapacagı sey sudur: Seni dogru yola ulastırır; bu yola ulasma
vesilelerini arttırır.
Allah sana açıkça bas sallamaz ama seni baslara basbug yapar!
Allah, sana gizlice öyle bir sey verir ki bütün dünyadakiler sana secde ederler.
Nitekim bir tasa da deger verdi mi o tas, yani altın, halka göre yüce olur.
3490. Bir katra su, Allah lûtfuna nail olur da inci kesilir, altını bile geçer.
Beden topraktır, fakat Allah ona bir ısık verdi mi âlemi kaplamada, dünyayı zapt etmede ay gibi üstat olur.
Kendine gel... bu hükümdarlar, bir tılsımdan, ölü bir resimden ibarettirler. Fakat bakar gibi görünürler de ahmakların
yollarını keserler.
Bakar, göz kırpar gibi görünürler de aptallar, onlara bir varlık verir, onları delil edinirler!
Kıpti’nin,Hsrailoglundan hayır dua dilemesi, Hsrailoglunun da Kıpti’ye hayır duada bulunması, duasının kerem sahiplerinin
kerem sahibi, merhametlilerin merhametlisi Allah tarafından kabul edilmesi
Kıpti dedi ki: Sen bana bir duada bulun... çünkü benim gönlüm kapkara, bu yüzden de o agız yok!
3495. Dua et de belki bu gönlün kilidi açılır... çirkin, güzeller meclisinde yer alır.
Çarpılmıs kisi dua bereketiyle güzellesir... yahut da bir seytan, yeniden melek olur!
Yahut da kuru dal, Meryem’in elindeki kuvvetle misler kokar, yas bir hale gelir, meyve verir!
Hsrailoglu o anda secdeye kapandı da dedi ki: Ey Allah, ey asikâr ve gizli isleri bilen!
Kul, senden baska kimin huzurunda el kavusturur? Dua da senden, duayı kabul etmede senden!
3500. Önce duaya meyil veren de sensin... sonradan duayı kabul eden de sen!
Evvel de sensin, âhır da sen... bizse arada söze bile gelmeyecek hiçin hiçi!
Böyle söylenip dururken nihayet legeni damdan düstü... gönlü kendinden geçti.
Dua ederken tekrar kendisine geldi... "Hnsan, ancak çalıstıgını elde eder!"
O dua ile mesgulken Kıpti'nin yüregi costu. Ansızın bir nara attı, bir kükredi.
3505. Dedi ki: "Durma, hemen bana iman ederken ne diyecegini ögret de derhal eski zünnarımı keseyim!
Canıma bir atestir saldılar... bir seytana , candan bir iltifattır ettiler.
Senin dostunum seni görmeden duramam... Allahya hamt olsun bu dostluk, nihayet elimi tuttu.
Sohbetlerin bir kimya idi herhalde... gönül evinden ayagın eksik olmasın!
Sen cennet fidanından bir daldın... ona yapıstım da beni cennete dek götürdü.
3510. Bedenimi kapıp götüren bir seldi... bu sel, beni de lûtuf ve ihsan denizinin kıyısına dek iletti.
Su ümidiyle sele dogru gittim; fakat denizi gördüm, kile kile inciler elde ettim."
Hsrailoglu ona hadi, simdi su al diye tas getirdi. Kıpti dedi ki: Yürü git sular gözümde hor hakîr oldu.
"Allah müminleri satın aldı" sırrından bir serbet içtim ki artık kıyamete kadar susamam ben!
Irmaklara kaynaklara su ihsan eden, içimde bir kaynaktır costurdu!
3515. Cigerim susuzluktan yanıp kavrulmakta, su istemekteydi... simdi öyle bir himmete nail oldu ki suyu hakir
görmede!
"Kaf hâ yâ ayn sâd" vadindeki dogruluga delil olarak Allah, Kâfi adının "Kef"i oldu.
Kâfiyim, sana bütün hayırları, sebepsiz, baskasının yardımını vasıta etmeden veririm.
Kâfiyim, seni ekmeksiz tutuyorum... ordusuz, askersiz sana beylik, padisahlık ihsan ederim...
Bahar olmadıgı halde sana nergis ve agustos gülü verir; kitapsız ustasız sana bilgiler belletirim...
3520. Kâfiyim, ilaçsız sıhhat verir; mezarı, kuyuyu meydan haline getiririm...
Musa'ya bütün âlemin basına indirsin diye bir sopa verir; kuvvet kudret baglarım...
Musa'nın eline bir nur, bir parlaklık veririm ki günese bile tokat atar!
Sopayı yedi baslı yılan haline getiririm... hem öyle bir yılan ki erkek bir yılanın belinden gelmemis, disi bir yılandan
dogmamıs.
Nil suyuna kan karıstırmam; kudretimle suyunu kan haline getiririm.
3525. Nil suyu gibi neseni gam haline getiririm de bir daha neseye yol bulamazsın.
Sonra tekrar imanını yeniledim mi yine Firavundan bezersin.
Görürsün ki rahmet Musa'sı gelmis... kan gibi görünen Nil, onun yüzünden su olmus!
Hçten ipin ucunu bırakmazsan zevk Nil'in hiç kan kesilmez.
Ben, iman edeyim de bu kan tufanından bir su içeyim diyordum.
3530. Ben ne bilirdim ki Allah beni degistirecek, gönlümü baska bir hale koyacak da beni Nil yapacak!
Baskalarının gözünde eskisi gibiyim ama benim gözüme akıp duran bir Nil görünmede!
Nitekim bu âlem de Peygamberin gözüne tespihe gark olmus görünmede... bize göreyse aptalca durup duruyor.
Onun gözüne bu âlem ask ve ihsanla dolmus görünüyor; baskasının gözüne ise ölü ve cansız.
Yukarı olsun, asagı olsun onca her yer, hızlı hızlı yürümede... o, tastan topraktan nükteler duymada!
3535. Halbuki halka bunların hepsi kapalı... her sey ölü görünmede... ben, bundan daha ziyade sasılacak bir perde
görmedim.
Bütün mezarlar bizce bir. Fakat velilerin gözünde kimisi cennet bahçesi, kimisi cehennem çukuru!
Halk, Peygamber eksi suratlı; neden böyle niye zevki yok ki derlerdi.
Hleri gelenlerse derlerdi ki: Sizin gözünüze öyle görünüyor o.
Bir zamancagız bizim gözümüzle bakın da "Heletâ" daki gülüsleri görün hele!
3540. O ters sey, armut agacının üstünde öyle görünür... a genç agaçtan in de bak!
O armut agacı, varlık agacıdır... sen orada oldukça sana yeni sey eski görünür.
O agacın üstünde oldukça âlem pis bir dikenlik, kızgın akreplerle, yılanlarla dopdolu bir yer görünür.
Fakat agaçtan inersen derhal âlemi gül yüzlü dilberlerle, dadılarla, tayalarla dolu görürsün!
Kötü karının, kocasına o görünen kötü hayaller, armut agacının üstünden adamın gözüne öyle görünür.. asagıya in de
hayaller gitsin demesi. Birisi, o adamın gördügü hayal degildi ki derse su cevabı veririz: Bu misaldir, mesel degil. Misalin
bu kadar olusu da kâfi. Eger armut agacına çıkmasaydı ister hayal olsun, ister hakikat gördüklerini görmeyecekti ya!
Bir kadın oynası ile aptal kocasının gözü önünde sevisip bulusmak istiyordu.
3545. Kocasına a iyi talihli kisi, agaca çıkıp meyve toplamak istiyorum dedi.
Agaca çıkınca kocasına baktı aglamaya basladı.
Dedi ki: A merdut ahlâksız... üstündeki lûti kim?
Karı gibi onun altına yatmıssın... megerse sen ne ibneymissin!
Kocası senin basın döndü galiba... çünkü burada benden baska kimse yok dedi.
3550. Kadın o üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele diye birkaç kere daha sordu, söylendi.
Adam,a kadın agaçtan in; basın döndü; adam akıllı bunadın sen dedi.
Kadın, agaçtan indi; kocası agaca çıktı. Kadın da oynasını gögsüne çekti.
Kocası bagırdı: A orospu maymun gibi üstüne çıkan o adam kim?
Kadın burada benden baska kimse yok ki dedi... kendine gel, senin basın döndü galiba, saçmalama.
3555. Adam, bu sözü birkaç kere söylediyse de kadın, "Bu armut agacından olacak!
Ben de armut agacının üstündeyken öyle seyler gördüm be hey kaltaban!
Asagıya inde bak... benden baska kimse yok, bütün bu hayaller armut agacından!
Saka ve lâtife bir sey belletmeye yarar... onu ciddi gibi dinle; görünüste lâtife olusuna kapılma!
Her ciddi sey, maskaralara göre maskaralık, sakadır... fakat akıllara göre de lâtifeler, ciddidir.
3560. Aklı kıt olanlar armut agacı ararlar... fakat bu armut agacından o armut agacına uzun bir yol var!
Armut agacından inde yürümeye koyul... senin gözün de kamasmıs yüzün de!
Bu agaç, benliktir... evvelki varlıktır. Hnsan, bu varlıkla kaldıkça gözü sası olur, olmayacak seyler görür.
Fakat armut agacından indin mi düsüncede de bir egrilik, sapıklık kalmaz, gözde de sözde de!
O vakit bu agacı,dalları yedinci kat göge kadar yücelmis büyük bir devlet agacı olmus görürsün.
3565. Asagı indin de ondan ayrıldın mı Allah, rahmetiyle o agacı degistirir.
Bu asagıya inme, bu tevazu yüzünden Allah gözüne dogru bir görüs kabiliyeti verir.
Dogru görüs kolay ve bedava olsaydı Mustafa Allahdan bu görüsü diler miydi?
Dedi ki: "Yarabbi, yukarıda olsun, asagıda olsun, her cüzü bana oldugu gibi göster!"
Asagıya indikten sonra yine o agaca çık... çünkü artık o agaç, "OL" emriyle degismis yesermistir.
3570. Musa'nın agacına dönmüstür bu agaç! Pılını pırtını Musa'nın bulundugu yere çekersen görürüsün ki,
Bu agacı ates yesertir, neseli bir hale kor... dalı, "Süphe yok ben Allahyım der durur!"
Gölgesinde bütün hacetler reva olur... iste ilâhî kimya böyledir.
Artık o benlik, o varlık helâl olur sana... çünkü onda ululuk ıssı Allahnın sıfatlarını görürüsün!
Egri agaç dogrulur, Allahyı gösterir... "Kökü yerdedir dalları budakları gökte!"
Zülkarneyn'in Kafdagına gitmesi ve "Ey Kafdagı, bize Allah'nın ululugundan bahset" demesi, dagın da "Onun ululugu
söze gelmez.. o ululuk karsısında anlayıslar yok olur" diye cevap vermesi, Zülkarneyn'in "Bari hatırında olan ve sence
söylemesi kolay bulunan Allah sanatlarından bahset" diye yalvarması.
Zülkarneyn, Kaf dagına gitti... o dagın saf zümrütten oldugunu gördü.
Bütün âlemi halka gibi çepeçevre çevirmisti... Zülkarneyn, o dagı görüp sasırdı.
Dedi ki: Sen dagsan öbür daglar ne? Onlar senin yanında bir oyuncak âdeta!
Kaf dagı dedi ki: O daglar, benim damarlarımdır... onlar, güzellikte, alımda bana es olmazlar.
3715. Benim her sehirde gizli bir damarım vardır... âlemin çevresi damarlarıma baglıdır.
Allah, bir sehirde yer deprentisi yapmak isterse bana söyler, ben oraya varan damarı oynatırım.
O sehre ulasan damarı kahırla oynattım mı orada yer deprenir.
Allah yeter deyince damarım yatısır... durur görünürüm ama daima isteyim ben!
Merhem gibi dururum ama hayli is görürüm... akıl gibi hani; o da durur ama söz, ondan dogar, harekete gelir.
3720. Fakat bunu aklı kavramayana göre yer deprentisi yerdeki buharlardan olur.
Bir karınca, kagıtta giderken kalemin yazı yazdıgını görüp kalemi ögmege basladı. Gözü keskin olan baska bir karınca,
ben görüyorum dedi.. bu hüner parmaklardan;parmakları ög. Gözü ikisinden de daha iyi gören bir baska karınca dedi
ki: Ben,kolu ögerim; çünkü parmaklar, kolun fer'idir saire..
Bir karıncacık, kâgıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir baska karıncaya söyledi.
Dedi ki: O kalem, kagıdı feslegen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi... acayip sekiller yaptı.
O karınca, o sanatı yapan parmaklardır... su kalem, yaptıgı iste parmaklara tabidir, parmakların fer-i ve eseridir dedi.
Üçüncü karınca dedi ki: Hayır... onları yapan koldur. Arık parmaklar, onun kuvvetiyle o nakısları çizdi.
3725. Böylece her biri bahiste ileriye dogru gitti. Nihayet birazcık anlayısı olan ve karıncaların ulusu bulunan bir karınca,
Dedi ki: Bu hüneri, suret yapıyor sanmayın, öyle görmeyin! Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir.
Suret elbise ve sopa gibidir... bu nakısları, akıldan, candan baska bir sey yapamaz!
Halbuki o da, akılla canın, Allahnın döndürüp hareket ettirmesi olmazsa cansız bir seyden ibaret oldugunu bilmiyordu.
Allah, akıldan bir an inayeti kesti mi zeka sahibi olan akıl, aptallılar yapar.
3730. Zülkarneyn, Kafdagı'nın konustugunu, söz incilerini deldigini görünce,
Dedi ki: Ey sırları bilen ve her seyden haberi olan, söz söyleyen dag, bana Allah sanatlarından bahset.
Kaf dagı dedi ki: Yürü... Allah sanatları söylenebilmekten söze gelmekten çok üstündür.
Yahut kalemin ne haddi vardır ki sayfalara o sanatların nisânesini yazabilsin!
Zülkarneyn, ona ait küçük bir hikâye olsun söyle... Allahnın sasılacak kudretlerinden bahset ey iyi huylu âlim dedi.
3735. Kaf dagı dedi ki: "Hste sana üç yüz yıllık yol olan su ova. Padisah, onu kar daglarıyla doldurmustur.
Dag, dagın üstüne sayısız olarak yıgılmıstır... daha da her zaman oraya kar yagıp durmada!
Bir kar dagının üstüne baska bir kar dagı yıgılıp durmada... karın soguklugu, ta yerin dibine kadar islemede!
An be an o uçsuz bucaksız, o büyük ambardan kardan meydana gelen bir dag üstüne kardan bir dag daha yıgılmada!
Padisahım, böyle bir ova olmasaydı cehennemin harareti beni mahvederdi!"
3740. Gafilleri kar dagları bil! Allah, akıllıların perdeleri yanmasın diye onları böyle soguk yaratmıstır.
Karlar yagdıran bilgisizligin aksi olmasaydı o Kafdagı, istiyak atesiyle yanar erirdi.
Zaten ates de Allah kahrından bir zerredir... asagılık kisileri korkutmak için âdeta bir kamçıdır.
Fakat bu kadar büyük ve üstün olan kahrı ile beraber yine de bak... lûtfunun soguklugu ondan ileri!
Keyfiyetsiz ve mânevi bir ileri olustur bu... geri kalanı da, ileri gideni de ikiliksiz olarak gör.
3745. Göremezsen bu asagılık anlayısındandır... zaten halkın akılları, o madenden bir arpadır ancak!
O takdirde din alametlerini ayıplama, ayıbı kendinde bul! Topraktan yaratılan kus, nasıl olur da gök yüzünü asar
geçer?
Kusun dönüp dolasacagı en yüce yer havadır... çünkü onun meydana gelisi, sehvetten, heva ve hevestendir.
Su halde sen evet, hayır demeksizin hayran ol da Allah rahmetinden önüne bir binek gelsin!
Bu sasılacak seyleri anlamada acizsen evet demen tekellüme sapmandır.
3750.Evet demez de hayır dersen o sözde boynunu vurur... o hayır sözü yüzünden Allahnın kahrı, senin pencereni
kapatır.
Su halde hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arttan Allah yardımı gelsin.
Hayran olur sasırır kalır, varlıgından geçersen hal dili ile "Yarabbi bizi dogru yola götür" dersin!
Bu is pek büyüktür, pek büyük... fakat titremeye basladın mı o büyük sey, sana yumusar, dümdüz olur.
Çünkü bu büyüklük, münkire göredir... âciz oldun mu lûtuftur, ihsandır o.
Cebrail aleyhisselâm'ın kendisini Mustafa sallallahû aleyhi vesellem'e kendi suretiyle göstermesi ve yediyüz kanadından
bir tanesi görününce ufku kaplaması ve bütün parlaklıgıyle beraber günesin görünmez bir hale gelmesi.
3755. Mustafa Cebrail'e "Ey dost, suretin nasıl...
Apâsikar olarak bana öyle görün de seni göreyim, sana bakayım " dedi.
Cebrail dedi ki: "Takatın yoktur göremezsin... duygu zayıftır, pek yufkadır!"
Peygamber "Görün bakayım da bu beden, duygunun ne derece zayıf ve kuvvetsiz oldugunu anlasın" dedi.
Hnsanın bedenine Ait duygusu noksandır. Fakat içinde pek ulu, güzel bir huy vardır.
3760. Hnsanın bedeni ile ruhu tasla demire benzer. Fakat bu tasla demir, sıfat ve eser bakımından bir çakmaktır.
Ates, tasla demirden dogar... dogar da bu iki babaya kahırlar yagdırır!
Ates, bedene ait bir sıfattır... fakat bedeni kahreder, alevler çıkarır!
Öyle oldugu halde yine bedende öyle bir ısık vardır ki ısık, Hbrahim gibi ates burcunu kahreder!
Hâsılı o bilgili peygamber "Biz, ileri gidenlerin artta gelenleriyiz" remzini söyledi.
3765. Görünüste bu ikisi de bir örse zebundur ama sıfat ve tesir bakımından demir madenlerinden bile üstündür.
Hste insan da görünüste cihanın fer'i dir... fakat sıfat bakımından insanı, cihanın, aslı bil!
Hnsan zâhiren bir sivri sinegin tesiriyle mustarip olur; fakat içyüzü, yedi kat gögü bile kaplamıstır.
Peygamber, Cebrail'in asli suretiyle görünmesine ısrar edince Cebrail, birazcık göründü... fakat öyle heybetliydi ki dag
bile görse paramparça olurdu.
Bir kanadı doguydu, batıyı kaplayıverdi... Mustafa, görünce heybetinden kendinden geçti.
3770. Cebrail Mustafa'yı korkusundan baygın bir halde görünce kucakladı, bagrına bastı.
O heybet, yabancıların nasibi... bu lûtufsa dostların kısmeti!
Padisahlar, tahtlarına, oturdular mı çevrelerinde ellerinde kılıçları bulunan heybetli çavuslar bulunur.
Bu çavuslarda sopalar, mızraklar, kılıçlar vardır... aslanlar bile onları görse heybetlerinden titrerler.
Çavusların seslerinden, çevgânlarından canlar ürker, heybetlerinden herkes korkar!
3775. Fakat bu yoldaki alelâde, yahut ileri gelen halka, padisahlar padisahından haber vermek içindir.
Bu heybet, halk ululanmasın, kimse basına ululuk külâhını giymesin diyedir, halka bir gösteristir.
Bu suretle onların benliginin kırılması, kendini görüp begenen nefsin, az fesatta bulunması, az kötülük etmesi istenir.
Padisahın kahır zamanı kudreti ve gazabı bulundugu bu suretle halka bildirilmis olur da sehir emniyette kalır.
Böyle nefislerdeki kötülük hevesleri ölür... padisahın heybeti, o kötülüklere mâni olur.
3780. Fakat padisah hususi meclislere geldi mi orada heybet mi kalır, kısas mı?
Padisah orada pek halimdir; merhametleri cosar... âlemde ancak çenkle neyin coskunlugunu isitirsin.
Savas zamanında heybetli davullar, kösler çalınır... isret zamanında da ileri gelenlerle konusulur, çenk sesi duyulur.
Halka soru, hesap divanı... peri yüzlü güzellere de sarap kadehi!
O zırh, o tulga savasta giyilir... bu ipekli kumaslarla çalgı padisahın sayvanında giyilip çalınır.
3785. Ey cömert er, bu sözün sonu yoktur... Allah, dogruyu daha iyi bilir ya, bitir artık bu sözü!
Hazreti Ahmet'teki o batmıs olan duygu, simdi Medine topraklarında uyumakta...
Saflar yaran o ulu huysa hiç degismemis... dogruluk makamında!
Degisenler bedene ait sıfatlar... baki olan ruhsa apaydın bir günes.
O hiç degismez, hiç baska bir hale gelmez... çünkü ne dogudandır ne batıdan!
3790. Hiç günes zerreden kendini kaybeder mi? Hiç ısık pervaneye bakıp da kendinden geçer mi?
Hazreti Ahmet'in bedeninin o yüce ruhla alâkası vardı... bu degisme, bil ki bedene ait bir haldir.
Hastalık gibi, uyku ve agrı gibi... can bu sıfatlardan arıdır.
Anlatamam... yoksa canın vasfına bir girissem bu dünyaya da deprenti düser, olus âlemine de!
Onun tilkisi bir an perisan olduysa can aslanı o anda uykuda olmalı herhalde.
3795. Uykudan münezzeh olan o aslan uykudaydı. Hste sana hem yumusak ve hilm, hem de korkunç ve heybetli bir
aslan!
Aslan kendini öylece uyur gösterir... bütün bu köpekler de sahiden uyuyor, hatta ölmüs sanırlar!
Yoksa âlemde kimin ne kudreti olurdu ki bir zayıftan en ehemmiyetsiz seyi bile çalıp çırpsın!
Cebrail'e baktı da Hazreti Ahmet'in ancak köpügü yaralandı... denizi köpük sevgisiyle costu, köpürdü.
Ay, bastan basa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne zararı var ki? Varsın olmasın!
3800. Hazreti Ahmet eger o ulu ve yüce kanadını açarsa Cebrail, ebedi olarak kendisinden geçip gider.
Ahmet, sidreden ve Cebrail'in gözetme yerinden, makamından sınırından geçince,
Cebrail'e "Hadi ardımca uç" dedi. Cebrail dedi ki: "Yürü, yürü ben senin esin, esitin degilim!"
Hazreti Ahmet tekrar "Ey perdeleri yakan, gel... ben daha kendi yüce makamıma gitmedim ki" dedi.
Cebrail dedi ki: "A benim güzel nurlu arkadasım, bir kanat çırpıp buradan ileriye geçsem kolum kanadım yanar!"
3805. Bu hikayeler hayret içinde hayrettir... Allah hasları, daha has olanların ahvalini görünce kendilerinden geçerler.
Bütün kendinden geçisler, burada oyundan ibarettir... ne kadar canın var ki senin? Burası can verme makamıdır!
Ey Cebrail, ister yüce ol, ister büyük... sen ne pervanesin ne de mum!
Mum yanınca pervaneyi çagırdı mı pervanenin canı yanmadan çekinmez!
Bu ters sözü göm de aksine olarak aslanı, yaban esegine av yap.
3810. Hçinden sözler alıp âleme saçtıgın tulumun agzını kapa... saçma sapan sözler dagarcıgını açma!
Gözleri yeryüzünden geçememis, yükselmemis olan kisiye bu sözler ters ve saçma gelir.
Onlara aykırı harekette bulunma; onlarla hos geçinmeye bak ey garip olarak onların evlerine konmus olan sevgili.
Diledikleri, istedikleri seyi ver, onları razı et, ey onların yurtlarına konmus, orayı yurt edinmis olan dost!
Padisaha ulasıncaya dek, onun güzelim naz ve edalarını görünceye kadar ey Rey'li, Maragal'lıyla hos geçin!
3815. Ey Musa zamane Firavun'unun tapısında yumusak söz söylemek gerek!
Kaynayan yagın üstüne su dökersen ocagı da yakarsın tencereyi de!
Yumusak söyle ama sakın dogrudan gayrı bir sey söyleme... yumusak sözlerle vesveseler satmaya kalkısma!
Hkindi oldu, sözü kısa kes ey ikindisi, asrı uyandıran er!
Toprak yemeyi âdet edinmis adama bozuk düzen bir yumusaklık göstererek toprak verme... seker daha iyidir de!
3820. Harfle sesle alıverisin yok ama yine de can sözlerine can bahçesisin sen!
Seker kamıslıgına asılakonan su esek bası, nice kisileri hor hakîr bir hale koydu!
Onu uzaktan gören, orada ancak o var sandı... hani maglup olan koç kıçın kıçın geri gider ya; o da öyle geri gitti.
Harf suretini mâna bagına, yüce ve güzelim bahçeye konan esek bası bil!
Ey Hak Ziyası Hüsameddin, bu esek basını kavun karpuz bostanına getir.
3825. Getir de esek bası, salhanede nasıl öldüyse bu çig erin pistigi yer de ona baska bir hayat versin!
Hste bizden suret düzmek, senden can vermek... hayır, yanlıs söyledim... bu da senden, o da!
Ey apaçık âlemi aydınlatan günes, gökyüzünde övülmüssün sen... yer de seni tanısın, yeryüzünde de ebediyen övül!
Övül de yere mensup olanlarda, yüce gök ehliyle gönülleri bir, kıbleleri bir, huyları bir olsunlar!
Ayrılık kalksın, sirk ve ikilik kalmasın! Zaten manevi varlık da ancak birlik vardır.
3830. Benim canım senin canını tanıdı mı görüp geçirdikleri seylerin aynı seyler oldugunu hatırlarlar.
Yeryüzünde Musa ve Harun kesilirler... sütle bal gibi güzelce birbirlerine karısır, kaynasırlar.
Fakat azıcık tanır, bilir de inkâr ederse bu inkâr edisi de birligi örten bir perdeden ibarettir.
Nice tanıyıp bilenler de sonra yüz çevirdiler... Hste o ay yüzlü, bu çesit adamın sükretmeyisine kızdı ya!
Bu yüzden kötü can, Peygamber'in canını tanımadı da tekmeledi ya!
3835. Bunların hepsini okudun, bildin... simdi "Lem yekün" suresini de oku da bu eski kâfirin inadını, ısrarını bil!
Hazreti Ahmet'in sureti, bu âleme ziya salmadan önce onun vasıfları, her kâfirin muskasıydı.
Böyle bir zat var, gelecek derlerdi... yüzünün hayaliyle yürekleri çarpardı!
Secde ederler, ey insanların Rabbi, onu ne kadar mümkünse o kadar tez meydana çıkar diye yalvarırlardı.
Hazreti Ahmet'in adı ile fetih dilerler... düsmanları, bu yüzden bas asagı gelirdi.
3840. Nerede bir korkunç savas olsa Hazreti Ahmet'in döne döne hücumu, onlara yardım ederdi.
Nerede müzmin bir hastalıga ugrasalar onu anarlar da bu suretle sifa bulurlardı.
Sureti, gönüllerinde, kulaklarında, agızlarında ve yollarındaydı.
Fakat onun hakikî suretini her çakal bulabilir mi hiç? O suret, ancak, onun fer'iydi, yani hayalden ibaretti.
Onun sureti duvara aksettiyse duvarın gönlünden kan damlar.
3845. Sureti, duvara öyle bir kutlu gelir ki duvar, derhal iki yüzlülükten kurtulur.
Temiz ve pak kisilerin temizligine nispetle o iki yüzlülük duvara ayıptır dogrusu.
Fakat nihayet onu görünce bütün bu ululamayı, yüceltmeyi... bütün bu sevgiyi âdeta yel aldı, götürdü.
Kalp akçe atesi görünce hemen karardı... hiç kalp, kalbe yol bulabilir mi ki?
Kalp, mihenk tasına istiyakını söyler durur, kendisine uyanları bu suretle süphelere salar...
3850. Adam olmayan, onun hilesine kapılır gider. Zaten bu süphe her bayagı kiside bas gösterir!
Der ki: Eger bu ayarı bütün akçe olmasa, sınama tasını ister mi?
O mihenk ister ama kalplıgını meydana çıkaracak mihenk degil!
Kalpın vasfını gizleyen, açıga vurmayan mihenk, ne mihenktir, ne bilgi nuru!
Yüzün ayıbını, her kaltabanın hatırı için gizleyip göstermeyen ayna.
3855. Ayna degildir münâfıktır... kudretin yeterse böyle ayna arama sen!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder